"Enter"a basıp içeriğe geçin

atasu Yazılar

kimileri tesadüfe inanmaz

salaş bir lokantadayız. güneş batalı fazla olmamış, fesleğen kokuyor buram buram. içerisi hıncahınç insan seli. kâh şuh kahkahalar duyuyoruz, kâh kendi şarkısını hep beraber söyleyen dostların seslerini duyuyoruz. duvarlarda Atatürk’ün çizili olduğu tablolar var. aslanlar gibi kocatepe’den selamlıyor bizi paşa. hemen önümüzde beyaz tabaklar, üstünde ızgara balıklar var. beyaz örtülü masamızda envaiçeşit meze, aslan sütü ve yanında buz gibi suyuyla deniz manzarasını yan cephemize almış, yüzümüz birbirimize dönük vaziyette oturuyoruz. kısık sesli bir müzik eşlik ediyor sözlerimize. izmir’in kavakları çalıyor arka fonda. ortada zeybek oynayan serseriler var. öyle yiğitçe birbirlerine meydan okuyorlar adeta. yan tarafımda nişanlım var. masanın altından sağ elimi tutmuş, maviye çalan gözlerini bana yöneltmiş, gülümsüyor. masamızda bizden başkaları da var. hariçten gazel bir öksürme bölüyor bakışlarımızı. gözlerimi aniden kaçırıp ismet amcaya soruyorum: “eee ismet amca… siz nasıl tanıştınız yengeyle? eğer anlatmak isterseniz, sizi dinlemeyi çok isterim.”

ismet amca duraksıyor. bardağını yudumlayıp gülümsüyor bizlere. yüzündeki tüm kırışıklar bir anlığına yer değiştiriyor. o an yer çekimine meydan okur gibi arşa yükseliyor, üstten iki düğmesini çözdüğü gömleğinin sol yakası eğilmiş bir tek. masadaki herkes gibi ben de gülümsüyorum buna karşılık. “gençler, hepiniz beni kıskanıyorsunuz, farkındayım. yıllar yıllar önce mualla 20’sindeydi. bir çiçekçide çalışırdı. işi gücü düğünlere, ölümlere, doğumlara çiçekler hazır etmekti.  bir plan kurdum. cesaretimi de topladıktan sonra gittim yanına. lakin o gülümsemesini gördükten sonra ne plan kaldı ne de cesaret. kalbim fırlayacak gibiydi. metronom olsa çatlardı o süratle. herhalde taşikardi geçiriyorum dedim. bilhassa eski sevgililerinizin kalbinden daha soğuktu terlemelerim de. mualla anlam verememiş olacak ki çok olağan; ‘çiçek almaya mı geldiniz?’ diye sordu. bir anlık öfkeyle sesimi yükselttim. çiçek almayacaksam çiçekçide ne işim olduğunu sordum. çok kırıldı, gözlerini kaçırdı. elime gelen ilk çiçek saksısına birkaç lira para ödedim ve çıktım. bembeyaz orkidelerdi. tabii ben uzun bir zaman ne ismini ne cismini bilmiyordum.

evime döndüm. balkona çıkıp bir sigara içtim. balkondan içeri geri girerken, saksıya ayağım takıldı. saksının bir bölümü zemine döküldü. toprağını topladım, suyunu verdim, ışık alan bir yere koydum. bir hafta sonra tekrar gittim çiçek dükkanına. yaşanan şu tatsız olay… böyle bir durum bazı vakitlerde çam sakızı çoban armağanı bir hediye vermek icap eder. bir kadına ne hediye edilebilirdi ki? bunu evvelki vakitlerde de düşünmüştüm. hatta liseden arkadaşım fikri’ye utana sıkıla sorma cüretinde bulunmuştum. maalesef fikri’nin de çiçekten gayrı fikri yoktu. fakat günün sekiz saatini çiçekçi dükkanında geçiren bir kadını çiçekle memnun etmek pek zordur. buna kanaat getirdiğimden şıppadanak damlayıverdim çiçekçiye. evet, ellerim bomboştu. kuru kuruya bir özür diledim. mualla çiçeğe bakım yapmayı bilip bilmediğimi sordu. anlatmasını istedim. konuya girişemeden, yanaklarım alev aldı. kızardığımı hissedince bir orkide saksısı daha satın alıverdim. süratle evime kaçtım. soluksuz kaldım. yatağıma zıpladım, çiçeği diğerinin yanına koydum. ikisini de suladım. ben tabii bu aralıklarda işe de gidiyorum.  malum istanbul şartlarında bir işte çalışmadan yaşayabilmek biraz sıkar.

son gidişimde mualla bana bir saksı orkideyi uzatırken kıkır kıkır gülüyordu. para uzattım, kabul etmedi. teşekkür ettim. yüzümü eğdim yere. bir şeyler konuşmak istiyordum. incir çekirdeğini doldurmayacak bir diyalog olsa dahi konuşmak istiyordum. kıvraklıkla bir yalan uydurdum. orkidelere iyi baktığımı lakin renginin sararmaya başladığını söyledim. orkidelerden tekrar bahsettiğim için bana teşekkür etti ve dilersem onlara bakmaya gidebileceğimizi söyledi. kekeleyerek kabul ettim. bir taksi çevirdik. ‘moda’ya sür.’ dedim. daireme geldik. evin en güzel yerine buyur ettim mualla’yı. türk kahvesi pişirdim ikimiz için. yalnız heyecandan fincanın yarısını yerlere döktüm. mualla kendini tutamadı. şuh kahkahalarıyla inletti dairemi. mualla güldükçe fincanımda içilecek yudum kahve kalmadı. ellerim zangır zangır titremekteyken, hiç önemli olmadığını, yenisini yapabileceğini söyledi. ben de kahvenin ve cezvenin yerini gösterip çekiliverdim koltuğa. kahvelerle döndü. kısa sürede kahvelerimiz bitti. orkideleri sordu, gösterdim. bana o sararmaların sağlıklı olduğunu söyledi. onlar meğer polenmiş. ben şaşkınca bakınca daha da çok gülmeye başladı mualla. gözleri onu çizdiğim portreye takıldı. allah kahretsin, şövaleyi öyle başıboş bir şekilde unutuvermişim. saatine bakıp, geç olduğunu söyledi. aşağıya kadar indik, benden kalem kağıt istedi, uzattım. evinin telefonunu yazıp bana geri uzattı. bir taksi çevirip onu evine yolladım.

işte böyle başladı bizim hikayemiz. duyduğun üzere ne bir başlangıcı, ne de bir sonu var. hiçbir şey planlandığı gibi olmadı. kimileri tesadüfe inanmaz. benim adım ismet ve ben tesadüfe inanırım. ömrümde ne çiçek ismi bilirdim ne de bakımını. ne bir kadına hediye almışlığım vardı, ne de kahve yapmışlığım. lakin hepsini bedia hanım ile öğrendim. bedia hanım’ı mualla’yı taksiye bindirdikten sonra tesadüf eseri tanıdım. her şey bir anda gelişti. ileriki zamanlar buluşmaya başladık. bolca hoş vakit geçirdik. şimdiyse acı tatlı kırk yılı doldurduk. işte bedia’yla böyle tanıştım. bedia hanım’la namütenahi aşkımızın şerefine kaldırıyorum!”

masadakiler gülmekten kırıldı. bu anlatılana rağmen bedia hanım halinden oldukça memnun görünüyordu. belli ki üstüne olgunluk ceketini giyeli hayli vakit olmuştu.

fotoğraf: ara güler

 

3 Yorum

devlet memurunun güncesi

merhaba günlük,
sonunda hazan kendini hissettirmeye başladı. bugün dokuzuncu ayın ilk günü. dünya barış günü. havalar yavaştan soğudu, yağmur yağıyor sıklıkla. her yer turunculara büründü sararıp dökülen yapraklarla. mahallemize renk geldi anlayacağın. kaşkolsuz çıkılmıyor artık ama her şeyin bir güzelliği vardır. radyolarda, televizyonda, sokaklarda, kahvelerde bile halley şarkısı çalıyor. halley, bu sene eurovision şarkı yarışmasına katılacağımız şarkının adı. herkes şimdiden ezberlemiş. sana karşı dürüst olmak gerekirse ben de mırıldanıyorum arada.  “müjdeler olsun, çaldım ben kapıyı. müjdeler olsun,  dünya aç kapıyı. müjdeler olsun, sevgi en kolayı. müjdeler olsun sizlere…” diye yola koyuluyorum sabahtan. kuyruklu da olsa bir yıldıza şarkı yazmak garip ama bir anda ısınıverdik halkça. yetmiş beş yılda bir geçiyormuş bu yıldız. insanlar çıldırmış olmalı.  bu yıldızın görünmesine tahminen üç-beş gün var ama yıldız her gün gazetede bir köşede kendine yer bulabiliyor. onun dışında iki hafta önce de maçlar da başladı. keyfim yerinde. (01.09.1986)

merhaba günlük,
oğlanı ortaokula yazdırdık. ders kitaplarını aldık, çantasını kalemini verdik. okulun ilk gününde hanım da sağ olsun, jilet gibi ütüledi oğlanın gömleğini pantolonunu. oğlanı böyle yağız görünce gözlerim dolacak gibi oldu, zor oldu durdurdum kendimi. yılmaz’a “oğlum, ananla bana çay koy, gel” dedim. hanımla göz göze geldik üç beş saniye. “serpil,” dedim “yıllar ne çabuk geçiyor. altına sıçıyordu daha dün…” çaylarla geldi bizim oğlan, kimseye bulaşmamasını tembihledim. cebine de beş yüz lira haftalığını koyup, kazasız belasız gönderdik. hanımla oturup içtik çayları. saate baktım, mesai yaklaşmış. abbas yolcu, bağlasan durmaz deyip koyuluverdim yola. bu aralar beni mutlu eden bir bizim oğlanın okula başlaması bir de altay’ın maçları. büyük altay bazı vakitler mağlubiyet alsa da -ki bugün atatürk stadı’nda rize’ye 3-2 yenildi- şükür bizim oğlan daha utandırmadı beni. (18.10.1986)

merhaba günlük,
şu aralar, memur şefinin gözüne girmeye çalışıyorum. yeni bir kanun çıkacakmış: memur şefinin sene sonunda üst makama bildirdiği memur, bir aylık ikramiye alacakmış. mesai arkadaşlarım onu konuşuyorlar. özal hükümeti, kanun tasarısını dün meclise sunmuş. mecliste birkaç milletvekili karşı çıksa da apar topar kabul görmüş. şu sıralar insanlar darda. kemer sıkma politikası diyorlar lakin sıkacak kemer bile yok. alimallah devlet memuru olmasam, hanımla çocuk ortada kalacaktı, belki sokaklarda yatacaktık. bu devirde kira ödemek bile sanat. gel gelelim, asgari maaşla memur maaşının arasında 10 bin lira kadar fark var bugünlerde. ama olsun, allah başımızdan eksik etmesin özal beyi. bu devirde kim kime 50 bin lira maaş veriyor canım? ikramiyeyi de kazanırsam eğer, gecikmiş kiraları ödeyip bakkal veresiyesini sildirdik mi kısa vadede bir nefes alırız. hem belki artanıyla da oğlanı atatürk stadı’na maç izlemeye götürürüm. fikstüre baktım geçenlerde; büyük altay, 14 aralık’ta atatürk stadı’nda fenerbahçe’nin ibnelerini ağırlayacakmış. umudum sensin reha. (27.10.1986)

merhaba günlük,
bugün elinde saman kağıdına yazılmış bir mektupla rıfat amca geldi postahaneye. halimi hatrımı sordu bana, teşekkür edip aynı şekilde ona sordum. zarf ve posta pulu rica etti benden, uzattım. rıfat amca boşnak göçmeni, 1,70 boylarında hafif tıknaz, seyrek beyaz saçlı, renkli gözlü bir amca. mahalleden tanırım kendisini. harabe denebilecek bir gecekonduda yaşıyor. rıfat amca, -senelerdir- her ay bir tane mektup yazıp getiriyor, koyuyor önüme. “kızıma yolluyorum.” diyor. kızı, başka memlekete gitmiş okumaya seneler öncesi. tahminimce benim kadar yaşı da vardır. mahalleli bu konuda bir çok efsane uyduruyor. ne yazık ki ben de mahalleli gibi kızcağızın sizlere ömür olduğunu düşünmekteyim. eşi bakıma muhtaç olduğu için, mahalleli de gel zaman git zaman yardım ediyor rıfat amcaya. kendisi çok nazik bir insan. bu vicdan muhakemesini defalarca yaptım. kendimle baş başa, oturdum saatler boyunca düşündüm belki. ama gelin görün ki insanın içindeki o dar, rutubetli odacığın umut ışığını söndürmek, cinayet işlemek gibi geliyor bana. rıfat amcanın kızından daha bir kez yanıt gelmedi. biliyorum ki, gelmeyecek. ama rıfat amcanın halen bir küçük umudu var içinde. tutunacak bir dalı var bu acımasız dünyada. “tabii rıfat amcacığım.” deyip, gönderilmek üzere atıyorum kutunun içine. mektubun sahibini bulamadığı için geri döneceğini biliyorum. döndüğü zaman, rıfat amcanın diğer mektuplarının arasına bir yenisi daha eklenmiş olacak. amaan… onu bunu bırakalım da bugün eskişehir’le maçımız var. güldür şu memur yüzümü altay. (08.11.1986)

[Zafer Bilgetay, Ercan Ertemçöz, Şeref Emeç, Miodrag Jesic, Mirza Sejdic, Ümit Kayıhan, Sabahattin Erbuğa, Reha Kapsal, Turgut Uçar, İsa Ertürk, Erdi Demir.] 
Altay 1985-1986 futbolcu kadrosu Ses

 

1 Yorum

lâl

I
bir kanat çırpışı kadar tatsız
aceleyle ve spontane geçiyor ömür
yelkovan akrebe yirmi iki kez uğruyor
her daim bir çağ bitiyor, çağ açılıyor
insanlar; bir üşüyor, bir terliyor
yağmur düşüyor peşisıra güneş yakıyor
e haliyle dallarım da budaklanıyor,
şayet açmasa bile çiçeklerim.
değişen yalnız mevsimler değil.
inan bana bu soysuz, yıkık cihanda
içimdeki cumhuriyet bile bir anda
değişti, ki artık benim cumhuriyetim,
halkımın kendi kendini öldürmesi.
cenk sesleri, hıçkırıklar, soykırım
atış serbest demek pek zor değil.
insanlık suçu işleniyor içimde

II
tüm bunlar cereyan eder iken
kadehler üzümle dolup taşıyor
ve zeki müren’in eşsiz sesiyle,
açılıyor hüzün oruçları, tanrım, kabul et.
saydam bardaklar tokuşturuyoruz.
en güzel memleketlerde, pervasızca hem de.
bembeyaz masalarda. gamzedeyiz.
bir türlü deva bulmuyoruz, heyhat.
yakarken tütünümü, karaların içinde
güneş bir yerlerde çoktan doğmuş oluyor
öte yandan hiç ayrılmadığım gülüş,
artık pek de ağzıma yakışmıyor.
dayanamıyorum artık şu bitmez tekerrüre
denizlerin köpüğüne keza esen rüzgara da.
sizi bilmem ama ben uçamıyorum,
zaten keyif almıyorum, kanatlarım varken de.

III
penceremden süzülen ışık gibi biçareyim.
ki anlatamıyorum derdimi, mazur görün.
samimi söylüyorum, birine gönül verdim,
yuvamdan pek uzaklarda.
bu sonsuz ve uçsuz hengame içinde,
kendime olduğum kadar; çok uzaklarda.
ve bendeniz işte böyle acımasız bir cihanda,
her şey bir anda olup tükenir bir vaziyetteyken
söyleyemeden, edemeden daha iki çift kelam,
-ki en zoru da edilmemiş kelamın telafisidir-
avazım çıktığı kadar suspus oldum,
lâl kaldım

Yorum Bırak

kin rengi

uzaklardan acındırıcı gelmiyor timsah gözyaşın
ben gittim gideli, bir sabit durmuyor götünle başın

duyunca pek sevindim, bana anlattığın arkadaşın
bir anda olmuş senin sevdiğin, biricik can yoldaşın

ben habercisi değilim yaşayacağın o savaşın,
ama seni de üzerler, vakit yakın, dökülür taşın

çıkardığın rezillikleri hatırla, bir düşün, taşın
aşık devrimî sıçsın tam arasına o iki kaşın

Yorum Bırak

aslan sütü

henüz yedi yaşında küçücük bir çocuktum. bir yaz sabahı, günlerden pazardı. vantilatör ne yöne dönerse ben de o yöne dönüyordum, annem kahvaltı masasını büyük bir özveriyle hazırlamakla meşguldü. babamsa o dönemin popüler dizilerinden the lost’un ilk sezonunu izliyordu. uçak düşeli fazla olmamıştı anlayacağınız. annem bizi sofraya davet ettikten sonra babam bir şeyin eksik olduğunu söyledi. annem şaşkınlıkla baktı, babamsa gülüyordu. bana döndü, “bir tek aslan sütü eksik.” dedi. bana bakkala gidip gazete ve aslan sütü almamı tembihledi. bana yüklenen görevle hemen oturduğum yerden kalktım. gazeteyi buldum ve amcaya aslan sütü de vermesini söyledim. amca güldü ve kafasını iki yana salladı, çıktım. o dönemler süpermarketler bakkalın ekmeğine henüz yeni göz dikmeye başlamıştı. bizim oturduğumuz yerde henüz bir tane süpermarket vardı. soluğu orada aldım. reyon görevlisine sorduğumda bana yaşımın küçük olduğunu söyledi. anlamlandıramayıp yakında uzakta ne kadar bakkal market varsa gezdim dolaştım. çevre içinde geri kalan yalnız bir bakkal kalmıştı, oraya gittim. sorduğumda en sonunda beni anlayan birini bulduğumu düşünüyordum, derme çatma bir bakkal. bana gülümseyerek mavi etiketli rakı şişesini uzattı. ben de ona aradığım şeyin rakı olmadığını aslan sütü olduğunu altbilgi olarak geçme gereğinde bulundum. o da bu dediklerime karşılık “tamam işte, buldun” dedi. bakkal amcayı bu denli kendinden emin gördükten sonra şaşırarak teşekkür ettim ve mağlubiyet listesine bir bakkalı daha ekledim. inip çıktığım yokuşlar ve sabah güneşinin parçalayan yakıcılığı beni terler içinde bırakmıştı. sıcaktan domates rengini almıştım ve suratıma yumurta kırsalar, herhalde menemen olurdum. aldığım görevi yerine getirememenin verdiği buruklukla babama olanları anlattığımda babam kahkahayı basmıştı. bense halen durumun rehavetini kavramaktan uzaktım. saçlarımı okşayıp “yoksa kalsın, geç kahvaltı yap” dedi ve gülmeye devam etti. gazetesini okumaya başladı.

henüz yedi yaşında küçücük bir çocuktum. bir yaz sabahı, günlerden pazardı. bense o gün anlayabilmiştim. asıl olan şey başarmaktan ziyade çabalamakmış. yılmadan, usanmadan, uzaklaşmadan çabalamakmış. bu hikâye yaşandı. kim bilir belki ben de yeri zamanı geldiğinde hiç olmayan oğlumu bir sabah vakti aslan sütü almaya yollarım.
Yorum Bırak

lüzumsuz

artık herkes evine dönmeli sevgilim.
pılını pırtını toplamalısın içimdeki odadan
beni çağrıştıran, hatırlatan ne varsa,
korku ve panikle zarar vermelisin hepsine
bilirsin, zaruret halidir bu, sorun etmem
hatta bir akşam vakti hiç düşünmeden
gitmelisin hemencecik, aniden bir kararla
nereye gidersin bilmem belki, lüzumlu değil,
belki etna yanardağına bırakırsın kendini,
belki bermuda’ya gidersin gemiyle falan,
hiç olmadı, dandik bir filmde görmüştüm,
belki mars’a gider, patates yetiştirirsin, kim bilir,
yok eğer ben buralarda iyiyim diyorsan da,
malum, kutuplarından basık bu mavi yuvarlakta
bir noktada elbet karşılaşacağımızı da hatırlamalısın.
bütün bu teoriler bir komplodan da ibaret olabilir,
yine de şaşırmamalısın beni görürsen antarktika’da
kuzey ışıkları dans etmez belki oralarda ama
belki de yozgat yöresinde karşılaşırız, ha?
unutmalısın sana söylediğim tüm güzel sözleri
bir hayat kurmalısın kendine, yepisyeni, gıcır gıcır
o güzel vücudundan koparmalısın bu çirkin tümörü
bilemem, 3. murat kadar yayıldım mı hayatında?
yoksa en geniş sınırlara ulaşan bir başkası mı vardı?
laf olsun diye söylüyorum, bir bilsen şimdi nasılım
biliyorum, şov devam etmeli, etmek zorunda
solumdaki kırmızıyı pişirip sokağa fırlattım
aort damarımdan ısırdı sokak kedileri, garipçe
fazla parça çıkarttım bedenimden inan olsun,
öyle gereksiz bir yük taşımışım yıllarca..
hayat benim için ne kadar değişmiş olabilirdi ki?
gece 5’ten sonra gördüğün o reyting almayan,
ucuz, yavan pek de manasız diziler gibiyim
boş sigara paketini attığın kirli çöp kutusuyum
vapurlarda seyahat ederken, arkanda bıraktığın bir köpük,
yeri ve zamanı geldiğinde bir soda açacağı olabiliyorum
her sabah yataktan başımı kaldırdığımda, hinlik etmişim de
birileri beni sağlam, temizz bir dayaktan geçirmiş gibi
günlerim siyah-beyaz, nadiren haki, bej, yavruağzı
anlayacağın şu muktedir hayatta tek bir değişiklik olmadı
kendini mi kopardın benden, beni mi kendinden?
i̇nan bu sorunun cevabını doktor öz bile veremez
epitelyal bir karsinoma yahut mezenkimal bir sarkoma
bunların, bir köşeye konulup unutulan bir anahtar kadar bile,
ya da sevda karşısında bile bir önemi yok, olmayacak
özetlemek gerekirse ki pek muhtemel, gerekir bazen:
artık herkes evine dönmeli sevgilim.

sen bile..
Yorum Bırak

bir varmışım, bir yokmuşum

There’s a place for us
Somewhere a place for us
Peace and quiet and open air
Wait for us
Somewhere
Tom Waits

ben yalnız bir adamım
hayat basit sanmışım
gerçekten yanılmışım
boş duvarlar sırdaşım
yoktur hiç arkadaşım
iki söze kanmışım
aslında ben yanmışım
acıya doymamışım
ah benim dertli başım
yalnızca iki kaşım
ardında gözüm, yaşım
olmaz atacak taşım
pişmez evde hiç aşım
ilerledi de yaşım
neredeyse altmışım
yatmış mıdır maaşım
bitmeyecek sanmışım
aynalarla savaşım
kanepeye yatmışım
dertleri de atmışım
hafif, tom waits çalmışım
sigaramı yakmışım
zaten pek daralmışım
bir tabanca almışım
beng! ve yok oldu başım
yahu ben abartmışım
ne kolay lokmaymışım
artık rahatlamışım
korkudan arınmışım
kalkacak mı naaşım

bilmem
Yorum Bırak

sevdim

sevdim
her gün yaprakları güneşte parıl parıl parlayan
janjanlı bir çiçek gibi değil de
bir mantar gibi sevdim ben,
karanlıkta, kuytu köşelerde,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün oyununda en arka sıraya sesini duyurmak için
bağıran bir tiyatrocu gibi değil de
bir pandomimci gibi sevdim ben,
sessizce, usul usul,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün heyecanla uyanıp alarm saatiyle
yeniden doğan biri gibi değil de
bir uykucu gibi sevdim ben,
rahat rahat, kıvrıla kıvrıla,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün kaotik bir ortamda kahvesini alıp
işe koşturan biri gibi değil de
bir işsiz gibi sevdim ben,
yavaş yavaş, alıştıra alıştıra
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün ağlak gözlerle etrafına
onlarca insan toplayan biri gibi değil de
bir utangaç gibi sevdim ben, göz teması kurmadan
fark ettirmeden, içime atıp atıp,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
gibisi fazlaymış gibi sevdim ben,
seni de fazla yormadan…

iyi ki doğdun aybiçe 
keşke hiç tanışmamış olsaydık
Yorum Bırak

adam, çocuk ve necla

bölüm ı
işin aslına bakarsanız benim kendimden bahsetmeme pek de ihtiyaç yok. mutlaka etrafınızda bir tane kubilay vardır. evet, yanlış okumadınız, adım kubilay. anlamı gökyüzü güzelliği demekmiş. şu an dördüncü sınıfa gidiyorum. günlerim dedektif kitapları okumakla geçiyordu. benim mahalledeki çocuklardan tek küçük farkım maç yaparken kuşlar gibi süzülemeyip gol atamadığımdan kalecilik mesleğine bu yaşlarda razı gelmemdi. ne fark ederdi ki ben halen aynı bendim. annemin arkadaşları bana hep balıketli ya da iri kemikli olduğumu söyler, durduk yere teselli ederdi. aslına bakarsanız annemden başka tutunacak dalım da yok. anneannem ve dedem yıllar öncesi memlekete taşınmışlar. babamsa bir trafik kazasında sizlere ömür, gitmiş. çok küçükmüşüm, ben şimdiki gibi delikanlı, ağabey değilken yüzünü bile hatırlamadığım talihsiz babam bir otobüs tarafından ezilivermiş. canım annem, babamın yokluğunu şükür ki hiç hissettirmedi bugüne kadar. ben de bir erkek olarak annemin başında duruyor, ona canını sıkan ne varsa anlatmasını istediğimi söylüyorum. diyeceğim o ki, piç olmanız için babanızın ölmesine gerek yoktur. fakat benim durumum farklıydı, bana hiçbir zaman birileri çıkıp seç im hakkı tanımadı. elbette hayat devam ediyordu ve benim oynayacağım oyunlar, çiğneyeceğim sakızlar, keseceğim büyük sınıflardan kızlar ve tamamlayacağım tonla yarıda bıraktığım işim vardı. hem son günlerde saksıyı gerçekten çalıştırdığımı söylüyordu öğretmenlerim.

maceradan maceraya atılmak istiyordum. ne de olsa on bir yaşımdan gün alıyordum, yeterince büyümüştüm. bu arada macera demek tehlike, tehlikeye atılmak demek, kubilay demekti artık. onu her evden bakkala gidişimde barış çıkmazı levhalı sokakta, çöp konteynırına kafasını yaslamış vaziyette bazen akşam, bazense sabah vakti görürdüm. fakat çıkmazın önüne geldiğimde korkumdan kafamı eğip sağa sola bakınmadan hızlı adımlar atmaya başlardım. o yüzden yüz ifadesi çok da tanıdık değil. çoğu zaman konuşurdu. kimlere mi konuşurdu? orasını bilemem. ara sıra saklandığım yerden onu izlerdim. herkes onun bir başka serseriden pek farkı olmadığı kanısındaydı. aslında bir farkı vardı, serserilik yaşını sanırım birazcık geçirmişti. kırk hatta ellili yaşlarının ortalarındaydı galiba. garip, bütün mahalle sakinleri birbirlerini tanırdı fakat bu gizemli sokak adamının ne adını bilen vardı ne de hikâyesini. saçı sakalına karışmıştı. tıpkı şu vatan düşmanı diye anılan fikri’nin çantasına astığı rozetteki adama benziyordu. bildiğimiz evsizdi. ortalama bir boyu vardı. üzerinde bir kot ceket, altında yırtılmış, kirlenmiş hatta solmuş bir pantolon ve en sonunda ayakkabıları işlemeli fakat şeklini artık kaybetmiş, taban kısmına bastığı kahverengi kunduralardı.

yine sıradan bir gündü, annem elime alışveriş listesinin çevrelediği bir miktar bozuk para bıraktı. hiçbir şey demeden bakkalın yolunu tuttum. “bir ekmek, üç yumurta bir de şu gofretten ver” deyip parayı uzattıktan sonra, eve doğru sağlam adımlarla giderken, elime verilen bu çok önemli misyonun başarıya ulaşmasını bahane ederek gofretimi tüm iştahımla yedim. sırada barış çıkmazı misyonu vardı. bu garip adam öyle kafama takılıyordu ki! biraz gözetlemeye ihtiyacım vardı. ama siparişler bekleyemezdi. eve koşturdum, teslimatı yaptım. paranın üstünü ayakkabılığa nazikçe bıraktıktan sonra hiç ses çıkarmadan kedi gibi basamaklardan aşağı savruldum. barış çıkmazı tabelasını gördüğüm gibi saklandım köşesine. adamımız tam saat dokuz yönündeydi. yine bir şeyler anlatıyordu. haykırdı. birden bire şarkı söylemeye başladı. ne bulduysa duvara fırlattı. ağzım açık izliyordum. tüm bunlar birkaç dakika içinde olmuştu.

bölüm ıı
“ah ulan orhan ah! neler yaşamadı bu yürek, neler görmedi bu gözler? hangi tenlere dokunmadı bu parmaklar? dünya yıkılmış, ben yıkılmışım çok mu ulan?”

“ne oldu ağabeyim be, yine kederlisin?”
“kederliyim tabii, senin yaşın kaç bakayım orhan?”
“doksan birliyim ağabey. sen hesap et.”
“eee, sen geçen geldiğinde seksen sekizliyim demedin mi?”
“yok ağabey, bir yanlışın var. sen onu bunu boş ver. anlat bakalım nedir derdin?”
“eyvallah. dinle bakalım o zaman ağabeyini. sen daha o senelerde doğmamıştın bile. sene 1984’dü, bu şehir henüz bu kadar büyümemişti. en azından parklarımız vardı be oğlum, biz de bir dönemler güzeldik. yemyeşil ağaçlarımız vardı. sevgililer ağacın altına kurulur, birbirlerine hoş sözler ederdi. gerçi şimdi yapsan ne namussuzluğunu bırakırlar, ne puştluğunu. dibinde oturduğun ağaçları da keserlerdi ya, haydi neyse. teknoloji henüz fazla ilerlememişti. bin bir türlü insan vardı. işin komiği gayet de birbirlerini bu dünyada halen bulabiliyorlardı. lafın özüne gelirsek, ben bu küçücük dünyada bir güzele vuruldum. daha üniversitede okuyordum. ailem varını yoğunu önüme koymuştu. ingilizce öğretmenliği için okuyordum. yalnızdım. kendimi bildim bileli yalnızdım. arkadaşlarım da sağ olsun, pek bir uğraştılar benim için. ama benim için asıl olan necla’ydı. şu ismin ağızdaki akışına bak ulan, fonetiğine bak. ah necla ah!”
“pekiyi, sonra ne oldu ağabey, olmadı mı?”
“orhanım, canım kardeşim. oldu olmasına, her şey tamamdı. senelerim necla’yla geçiyordu. hatta ona bir söz vermiştim. fakülteyi bitirirsem evlenecektik. öyle de oldu. seneleri devirdik. evlendik. ama hayat tuzaklarla doluydu. tanrıysa acımasızdı. bense her şeyimden vazgeçmiştim. sadece necla vardı benim için. sonrası gitti.”
“başın sağ olsun ağabey.”
“ey avanak orhan, ölse daha iyiydi be oğlum. iz bile bırakmadan gitti işte. ama hayatın anlamını öğrenmiştim. daha çekilebilir bir hal almıştı onla geçirdiğim anlarda. oysa.. oysa o hiçbir şey demeden bir sabah gitti. haber alamadık. elim kolum bağlıydı. devlet benim hem paramı, hem de son kalan umutlarımı evime gelen zarfla alıvermişti. o pabucumun devleti, beş sene geçince necla’yı ölü saydı. ben durmadım, eş dost, tanıdık, çoluk çocuk, ilçeler, köyler, şehirler, bütün toprakları gezdim. elimde bir eski fotoğrafla, çaresizce soruyordum. artık git gide param bitmeye başlamıştı. seneler boyu aradım da bulamadım. en son seneler seneler geçti. beni bu mahalleye sürükledi hayat. orhan kardeşim be, heyhat, anılar aklımda canlanıyor. ne güzeldik biz be kardeşim!”
“neler yaşamışsın güzel ağabeyim benim. biz de sevdik zamanında. hatta adı da münevver’di, bak bu da fotoğrafı…”
“dur, dur kardeşim. senin hikâyeni daha dinlemeden şu şarkıyı söyleyeyim. sen de benim gibi hataya düşme. eee gençsin işin sonunda. bak bu şarkı sana gelsin anasını satayım.” hem de bağıra bağıra söyledim:

bir sevgili uğruna, sen de benim gibi, yanma arkadaş!
o yaşlı gözlerine, o yalan sözlerine, kanma arkadaş!
giden gelir mi sandın?
aldandın boşa yandın.
bırakıp gitti seni ,
niçin üstüne aldın?
anma arkadaş, anma arkadaş.
bir gün geri gelecek, senden af dileyecek, sanma arkadaş.
yırt at gitsin resmini, unut artık ismini, anma arkadaş.

orhan içli içli bana baktı, yine konuşmaya başladım. bütün mahalle duysundu. duysundu içimde patlayan bu volkanların sıcak esintisini:

“bende şans olsa! neyim var ki, neyim var ulan! ah necla ah! içine sıçtın hayatımın necla, içine! ama yine de dön bana necla, ne olur sen dön yeter ki, dön! seni çok seviyorum be, allah kahretsin ki seviyorum.”

ağlamaya başladım. ağlarken zavallı gözlerimi kapattım, elime ne geçerse fırlatmaya başladım. gözlerimi açtığımda orhan yanımda değildi. sol çaprazımda duran sokak lambasının ışığı, karşımdaki duvarın dibinde orhan’ın o ucuz, parçalara ayrılmış camdan bedenine vuruyordu. ardından bir ses duydum. bir kadın sesi, “necla! necla!” diye bağırıyordu. kafamı çevirip baktım. –ne var ulan, yeter, deşmeyin yaramı!- tabelanın ardına gizlenmiş bir çocuk çıktı.

kadın, çocuğa annesinin nerede olduğunu sordu ve gittiler.
Yorum Bırak

zaman üzerine mütevazi bir diyalog

“zaman, burjuvazinin vazgeçilmezidir oğlum. zaman, öyle bir şeydir ki, bazen nakit yerine geçer. sen hiç emeğiyle, bir iş için çalışıp da şıp diye para alanını gördün mü? görmemen çok olağan. çünkü emek bu devirde sadece zamanıyla ölçülen bir şeydir. yani, bazısı için sekiz saat, bazısı için on beş saat demektir. hiç düşündün mü sevgili oğlum, saat kuleleri neden vardır? işte bunun nedeni de burjuvaların her an her dakika servetine kaç kuruş kattığını öğrenmeleri içindir. çünkü zaman öyle bir şeydir ki, insanın duvarında, masasında, hatta cebinde bile olabilir. biz ve bizim gibilerin ne zamana, ne de zamanı gösteren herhangi bir zımbırtıya ihtiyacı vardır. biz, kendi ışığımızda kendimizi eritiriz. evet, doğru dedin oğlum, mum misali. çevremizdekileri böyle aydınlatır, yine kendimizi böyle bitiririz. güneş, doğudan doğar ve batıdan batar. sabah, güneşin olanca ateşiyle bizleri ısıttığı an, kırlangıçların oradan oraya hararetlice uçmaya başladığını gördüğünde, yapraklarını karanlıkta kapatıp aydınlıkta açan şu çiçeğin açtığını gördüğünde, karınca sürüleri yuvalarına kendinden kırk kat büyük ekmek kırıntılarını taşımaya başladığında, her gün önümüzden “yazıyor! yazıyor!” diye geçen genç gazete kuryesini duyduğunda, varyemez fırıncının dükkanından hoş kokular yükselmeye başladığında, buraların en görkemli bahçesine sahip olan şu büyücü teyzenin ayçiçekleri çıtır çıtır edip güneşe doğru yavaş yavaş hareket etmeye başladığında, akşamdan kalma ayyaşların şarap şişesini kafaya dikip, şişede bir damla bile kalmadığını anlayıp üstüne şaşırdıklarını gördüğünde, umutsuz vaka olarak tanınan, her sabah bir başka dükkanın camlarını eline geçirdiği taşla hemencecik kıran -henüz ilkokullu- küçük serserinin, buralara yeni taşınan, okula gitmekte olan pırıl pırıl önlüklü ve güneşte parlayıp gözünü alan ayakkabılara sahip concon çocuğa bakıp iç çektiğini gördüğünde, köpeklerin bölge savaşlarına tanık olduğunda ve yaklaşık otuz senelik arabasının her gün içini dışını temizlemeyi iş edinmiş pimpirik adamın son bir kontrol olarak tekrar arabasına bakındığını gördüğünde, ağaç altlarında okulundan kaçıp saf bir aşkla birbirlerine iltifatlar savuran masum çiftleri gördüğünde… işte o zaman sabah olmuş demektir oğlum. zamanı gösteren zımbırtılar, biraz parası olan her budala için vazgeçilmezdir. fakat sabah, güneş ve çevrenin olanca coşkusunun bir zamanı olamaz, olmamalıdır da zaten. olsa olsa akşama kadardır. peki akşam olduğunu nasıl anlarız? anlatayım. akşam… “
“baba, lütfen dur. seni anladım, bir kaç saate uyanırım.”
“ah, zamane gençleri!”

Yorum Bırak