"Enter"a basıp içeriğe geçin

Aylar: Nisan 2013

brokoli

uzandı sere serpile. soğuktu ve alışılageldik boğucu bir koku hâkimdi odada. konuşacak gibi oldu, dilinin ucuna geldi adamın. olmadı hatta kekeledi biraz da. buna rağmen hızlıca anlatmak istedi derinlerde yatan o dürtüyü. konuştu. “olmuyor, olmuyor! bir sızı saplanıyor beynimin ta orta yerinde. anlayamıyorum, neden bu kadar muhtaç hissediyorum. zihnimin en ıssız, en tekinsiz, kuytu yerlerinde bir boşluk hissediyorum. yeri hiçbir zaman doldurulamayacak bir boşluk hem de. neden bilmiyorum fakat hep bir yanım eksik gibi hissediyorum. bunu çözmeye çabaladım, var olmayanı zaten unutmak istedim, olmadı. olduramadım, doktor bey.” boynu büküldü biraz. kafasını hafifçe sola döndürdü. ağlıyor muydu yoksa?

doktor serinkanlılıkla “değişim yaşıyorsunuz, anormal değil” dese de adam diretiyordu. gözünün ucuyla doktorun tüm kıvrımlarını, tüm hatlarını hatta düşüncelerini okumaya çalışıyordu derinden, derinden. yok. beni o da anlayamamıştı. “beyefendi sizin süreniz doldu, ekstra istemiyorsanız seansımız bitmiştir, lütfen daha sonra gelin. sıradaki hasta!” hasta mı? ben bilemezdim böyle olacağını doktorum civanım. senden daha uçuk cevaplar beklerdim. ne bileyim bankta oturan gözlüklü, beyaz sakallı amca gibi güleç yaklaşıp teselli etseydin, yalanlar uydursaydın doktor. tıbba aykırı ifadelerle zorlasaydın biraz küçük beynimi. eyvallah, der giderdim en fazla.

hızlı adımlarla o leş hastane kokusunu teneffüs etmeyi bir an önce kesmek için çıktım. dışarıda yaşlıların yavaş adımları, çocukların ölesiye çığlıkları ve kolu, bacağı bir tarafı eksik insanlar. benim her şeyim yerindeydi galiba ha? ürperir ya hani için, ölüm korkusundan belki de. hatta belki de insanların açlığı, sefaletidir. o da değilse belki de şeydir şey, geçen gün bomba atılan şu şehrin adı neydi? unutmuş olmalıyım. sadece unutmuş. “geçmiş olsun.” dedim.

aradan günler haftalar geçiyor. elim kolum halen bağlı. kendimi bir yerle aitmiş hissedemiyorum halen. bakınıyorum etrafıma. gülümseyen âşıklar, aileler, birbirine köşe başında yanlışlıkla çarpan insanlar var. benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. lakin imreniyor muydum buna rağmen? hayır hayır, düşünemedim bunu bak. bilakis öyle bir şey aklımın ucundan geçmezdi herhalde. ne haddime yahu, yaşar, tüketir, ölür giderim.

hani insanların en sevdikleri bir şeyler olur ya. senin de var mı sevgili okur? benim şahsen tek sevdiğim şey brokoli. küçük ağaçları yerken kendimi dev gibi hissediyorum. bazen ayakta durmakta güçlük çekip yığılıveriyorum, devlere mahsus. belki de hayatımın tek anlamı brokoli. nasıl yetişir, nasıl seçilir onu bile bilmiyorum. bulduğum dandik bir lokantada yiyip kalkıyorum, hesabı ödeyip verdikleri ıslak mendili çantamın ön gözünün içine sıkıştırıyorum. bunun beni nasıl hissettirdiğini bilmiyorum ama sanırım ben bir bağımlıyım. çok komik gelebilir ama brokoli bağımlısı, delicesine.

zihnimde sanki her gün başka bir şey eksiliyor. ben de bunun yüzünden kapının önüne kocaman, mor bir renkle brokoli yazdım. bundan ötürü mutluyum, çünkü tek bağlılık hissettiğim şey onlardı, söylemiş miydim? her sabah uyandığımda -neden bilmiyorum- hissettiğim acılar fiziksel olarak artıyordu. ruhsal olarak her şeyin tekdüzeliğine alıştığım için bugün de değişen bir şey olmadı hayatımda. belki bir hayvan pisliği, çevresindeki olaylara karşı daha heyecanlıdır. kim bilir?

etrafımdaki çoğu kişiyi halen tanımıyorum. zaten onlar da beni tanımıyor galiba. isimleri ne mi? canları cehenneme. uzun zamandır benim deli olduğumu düşünmüşlerdir kesin. emin olamıyorum, en son 2–3 gün önce bir tekelden içki alırken konuşmuştum. o da standarttır bilirsiniz. “kaç para bu?” gibiydi. zaman yine hızla geçmiş, etrafımda olan bitenler cidden görüşümde zerre kadar değişiklik yapmadı yine de. sanırım eve gidip uyumalıyım. en doğrusu buydu. en sevdiğim, en iyi bildiğim kurtulma yöntemim buydu benim. n’aparsın? uyandığım gibi miskin adımlarla bir yürüyüşe çıkmak istedim. yolda karşılaştığım biri omzumdan kavradı beni. ne oluyor yahu?

—ağabey, biz buraya yeni taşındık.
—iyi. (içimden sayıklıyordum, gör cehennemin dibini dedim.)

kaba değildi, maksadı tanışmaksa da çok yanaşmadım. o yine de peşimi bırakmadı. deli misin be adam? ah doğru ya! adı buralarda deliye mi çıkmış birini zaten tanıyordum. ben her kaşlarımı çattığımda o da çatıyordu. hatta ben her sol elimi kaldırınca o da kaldırıyordu. aynanın içinde yaşıyordu deli herif.

herkes yüzüme bakıyordu sadece. bazısı gülümsüyor bazısıysa bir köpek edasıyla “hırrr.” yapacak gibi bakıyordu. kanepeleri de yeni mi almışlar ne? zorla ikna etti beni bay yenitaşınmış. anlatmamı istermişim gibi el işareti yaptı çokbilmiş. “he.” dedim. “karşı komşunuzum, 15–20 sene oluyor.” dedim. konuşmuyordum ben pek. bay yenitaşınmış lakabını taktığımın bir küçük boyu da varmış. jr yeni taşınmış galiba. bir fotoğraf gösteriyordu babasına. diretiyordu. “tamam, alacağız oğlum tamam.” ne fedakâr babaymış. bir metal parçasına kamyon yükü para vermeye karşı çıkmamıştı. “şu yazı” dedi, güldü. bana yazının anlamını sordu. sanırım burada “brokoli” yazısını kastetmişti. psikolojik sorunlarımı doktora bile açıklamakta utanırken, bunu açıklamak mümkün değildi. eşiyle sarılmış gülüp soru soruyordu. “sevdiğim ölünce ona atfen yazdım.” dedim. bu da nereden çıkmıştı? neden başka bir şey demedim ki? ah benim salak kafam. herkes üzülmüş numarası yaptı, biraz daha oturup uzaklaştım oradan. çok çirkin insanlardı onlar, kendine özgü mutlulukları, yine kendine has üzüntüleri vardı. buna ne kadar dayanabileceğimi bilemediğim için soluğu bir parkın hemen yanındaki bankta aldım. belki gözlüklü, beyaz sakallı amca karşıma çıkıverir, ahkam keserdi hayat hakkında. atıp tutardı hatta, bundan zevk alabilirdim.

hislerime tercüman olacak kimse yoktu. ben kendi kendimin koruyucusu, teselli edeni hatta kendi kendimin can dostu olmuştum. kendime yeterim sanıyordum sadece. ama yanılmıştım sanırım. içim içimi yiyordu gün geçtikçe. yapamıyordum eskisi gibi. en küçük bir şeyden mutlu olmayı beceremez olmuştum. televizyondaki saçma programlar, yapmaktan son derece keyif aldığım saatlerce pencereden insanları izleme fikrim hatta ve hatta bacaklarımı uzatıp masamda güzel şeyler yazmayı başarmış olmak gibi şeylerden eser yoktu şimdi. bu beni hayli üzdü. eksikliğim günden güne artırıyordu. ihtiyacım yoktu, halen yaşayabilirdim ama aratıyordu kendini. ne olduğunu ben bile bilemezdim, buçuk bir adamdım belki de. “belki alışman lazım! yalnızlığa…” diye giden bir şarkı dinlerken sağlıklı düşünememiş olabilirim. fakat hiç yapmadığım bir şey değildi. ben hep yalnızdım.

brokoli, brokoli, brokoli. seviyordum galiba, evet. biraz bıkmış mıydım yoksa. hâşâ! olur mu hiç öyle şey yahu? o benim tek yaşam kaynağımken onu da unutursam bu hayata bağlanmak için herhangi bir nedenim olamazdı diye düşünüyorum. sahi brokoli, ne anlam ifade ediyordu benim için? hayır hayır, o sadece küçük bir ağaç. aslında bir sebze olmasına rağmen ben öyle diyorum. yiyorum onu ben, keyifle. zeytinyağlısı falan da var bu meretin. salatası bilmem nesi hatta. yeşil falan bu bitki.

artık tüm kelimeler, tüm sesler anlamsız gelmeye başlıyordu. her şey siyah-beyazdı. insanlar sessiz gibiydiler. belki de ben duyamıyordum onları, kimin umrunda! bunaltıcı bir sıcak vardı. şu kitapta yazan melek, sen misin yavrum? beni de götürecek misin yanına? zihnimin soluğu iliklerimde hissediliyordu. gözlerim, gözlerim! kan çanağından beter olmuşlar. ellerim ve ayaklarım benim bilmediğim bir ritimde titremeye başlıyorlar nedensiz. tırnaklarımla gerdirip, tırmalamaktan kıpkırmızı olmuştu suratım. gülüyordum nedensizce. hahaha! hahaha! fazla umursamaz olmuştum her şeyi. kendi kendime yetemiyordum artık. fışkırmak, patlamak istiyordum. bir volkan gibi, delicesine! yakmak istiyordum yolumda duranları. zarar vermek, parçalamak istiyorum bir şeyleri. “neden?” diye haykırdım avazım çıktığı kadar. bir kez daha! bir kez daha! “brokoli! neredesin?” diye bağırdım. penceremin önünde bir sürü insan gördüm, tanımadığım. herkes kapıma vuruyordu, birisi polisi ararken diğeri beklememi, kurtulacağımı söylüyordu. neyden kurtulacakmışım? neyden! hislerimi dışa vurmuştum nihayetinde. vazgeçilmezimden mi kurtaracaklardı beni yoksa. bu ne canilik, ne küstahlıktı!

ah yine bu leş koku! beyaz duvarlar, koluma bağlanmış kablolar ve dibimde sürekli öten bir sayaç, ömrümün süresini mi sayıyordu bu? ölümüm yaklaşmıştı galiba. tamam, ben burayı tanımıştım. biraz daha sakindim sanırım. hatta öylesine sakinlik ki ağzımı açıp konuşmaya çalışsam da çıkmıyordu kelimeler ağzımdan. salyalar akıtıyordum kendi üstüme. tam bir zavallıydım o an. umursamıyordum yine de. inceldiği yerden kopsun düşüncesiyle bekledim yattığım yerde. her sağa sola dönüşümde hışır hışır eden plastiğimsi önlükten çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmemiştim galiba. anlamıyorum, neden hep bunu yapıyorlardı? sanırım kapımı kırmış olmalılardı. evde yaşadıklarımı unutmuş gibiydim biraz. “iyi misiniz?” dedi mavi önlüklü bir hemşire. “şiddetli bir nöbet geçirdiniz.” dedi. “brokoli” diyebildim, “sen misin?” hemşire başta anlayamadı, kafasını hafifçe sağa doğru çevirip şaşkın gözlerle baktı bana. toparlamaya çalıştım, yine anlayamadı beni parıltılı gözlerle.

“unut gitsin.” dedim.
Yorum Bırak

tanıdık yüz

gürültünün içinde biri,
boğulmakta ulu ortada.
pek de tanıdık bir yüzdü bu.
soğuk kaldırımda, kimsesiz.

acı çekiyor, öksürürken.
yok oluyor zavallı halde.
yoldan geçenler gülümsüyor.
onun yaşam uğraşlarına.

düşüncelerini satarmış,
kendi çalar, kendi söylermiş.
hatta yer yokmuş üzüntüye,
onun hayatında. benmişim.

Yorum Bırak