"Enter"a basıp içeriğe geçin

adam, çocuk ve necla

bölüm ı
işin aslına bakarsanız benim kendimden bahsetmeme pek de ihtiyaç yok. mutlaka etrafınızda bir tane kubilay vardır. evet, yanlış okumadınız, adım kubilay. anlamı gökyüzü güzelliği demekmiş. şu an dördüncü sınıfa gidiyorum. günlerim dedektif kitapları okumakla geçiyordu. benim mahalledeki çocuklardan tek küçük farkım maç yaparken kuşlar gibi süzülemeyip gol atamadığımdan kalecilik mesleğine bu yaşlarda razı gelmemdi. ne fark ederdi ki ben halen aynı bendim. annemin arkadaşları bana hep balıketli ya da iri kemikli olduğumu söyler, durduk yere teselli ederdi. aslına bakarsanız annemden başka tutunacak dalım da yok. anneannem ve dedem yıllar öncesi memlekete taşınmışlar. babamsa bir trafik kazasında sizlere ömür, gitmiş. çok küçükmüşüm, ben şimdiki gibi delikanlı, ağabey değilken yüzünü bile hatırlamadığım talihsiz babam bir otobüs tarafından ezilivermiş. canım annem, babamın yokluğunu şükür ki hiç hissettirmedi bugüne kadar. ben de bir erkek olarak annemin başında duruyor, ona canını sıkan ne varsa anlatmasını istediğimi söylüyorum. diyeceğim o ki, piç olmanız için babanızın ölmesine gerek yoktur. fakat benim durumum farklıydı, bana hiçbir zaman birileri çıkıp seç im hakkı tanımadı. elbette hayat devam ediyordu ve benim oynayacağım oyunlar, çiğneyeceğim sakızlar, keseceğim büyük sınıflardan kızlar ve tamamlayacağım tonla yarıda bıraktığım işim vardı. hem son günlerde saksıyı gerçekten çalıştırdığımı söylüyordu öğretmenlerim.

maceradan maceraya atılmak istiyordum. ne de olsa on bir yaşımdan gün alıyordum, yeterince büyümüştüm. bu arada macera demek tehlike, tehlikeye atılmak demek, kubilay demekti artık. onu her evden bakkala gidişimde barış çıkmazı levhalı sokakta, çöp konteynırına kafasını yaslamış vaziyette bazen akşam, bazense sabah vakti görürdüm. fakat çıkmazın önüne geldiğimde korkumdan kafamı eğip sağa sola bakınmadan hızlı adımlar atmaya başlardım. o yüzden yüz ifadesi çok da tanıdık değil. çoğu zaman konuşurdu. kimlere mi konuşurdu? orasını bilemem. ara sıra saklandığım yerden onu izlerdim. herkes onun bir başka serseriden pek farkı olmadığı kanısındaydı. aslında bir farkı vardı, serserilik yaşını sanırım birazcık geçirmişti. kırk hatta ellili yaşlarının ortalarındaydı galiba. garip, bütün mahalle sakinleri birbirlerini tanırdı fakat bu gizemli sokak adamının ne adını bilen vardı ne de hikâyesini. saçı sakalına karışmıştı. tıpkı şu vatan düşmanı diye anılan fikri’nin çantasına astığı rozetteki adama benziyordu. bildiğimiz evsizdi. ortalama bir boyu vardı. üzerinde bir kot ceket, altında yırtılmış, kirlenmiş hatta solmuş bir pantolon ve en sonunda ayakkabıları işlemeli fakat şeklini artık kaybetmiş, taban kısmına bastığı kahverengi kunduralardı.

yine sıradan bir gündü, annem elime alışveriş listesinin çevrelediği bir miktar bozuk para bıraktı. hiçbir şey demeden bakkalın yolunu tuttum. “bir ekmek, üç yumurta bir de şu gofretten ver” deyip parayı uzattıktan sonra, eve doğru sağlam adımlarla giderken, elime verilen bu çok önemli misyonun başarıya ulaşmasını bahane ederek gofretimi tüm iştahımla yedim. sırada barış çıkmazı misyonu vardı. bu garip adam öyle kafama takılıyordu ki! biraz gözetlemeye ihtiyacım vardı. ama siparişler bekleyemezdi. eve koşturdum, teslimatı yaptım. paranın üstünü ayakkabılığa nazikçe bıraktıktan sonra hiç ses çıkarmadan kedi gibi basamaklardan aşağı savruldum. barış çıkmazı tabelasını gördüğüm gibi saklandım köşesine. adamımız tam saat dokuz yönündeydi. yine bir şeyler anlatıyordu. haykırdı. birden bire şarkı söylemeye başladı. ne bulduysa duvara fırlattı. ağzım açık izliyordum. tüm bunlar birkaç dakika içinde olmuştu.

bölüm ıı
“ah ulan orhan ah! neler yaşamadı bu yürek, neler görmedi bu gözler? hangi tenlere dokunmadı bu parmaklar? dünya yıkılmış, ben yıkılmışım çok mu ulan?”

“ne oldu ağabeyim be, yine kederlisin?”
“kederliyim tabii, senin yaşın kaç bakayım orhan?”
“doksan birliyim ağabey. sen hesap et.”
“eee, sen geçen geldiğinde seksen sekizliyim demedin mi?”
“yok ağabey, bir yanlışın var. sen onu bunu boş ver. anlat bakalım nedir derdin?”
“eyvallah. dinle bakalım o zaman ağabeyini. sen daha o senelerde doğmamıştın bile. sene 1984’dü, bu şehir henüz bu kadar büyümemişti. en azından parklarımız vardı be oğlum, biz de bir dönemler güzeldik. yemyeşil ağaçlarımız vardı. sevgililer ağacın altına kurulur, birbirlerine hoş sözler ederdi. gerçi şimdi yapsan ne namussuzluğunu bırakırlar, ne puştluğunu. dibinde oturduğun ağaçları da keserlerdi ya, haydi neyse. teknoloji henüz fazla ilerlememişti. bin bir türlü insan vardı. işin komiği gayet de birbirlerini bu dünyada halen bulabiliyorlardı. lafın özüne gelirsek, ben bu küçücük dünyada bir güzele vuruldum. daha üniversitede okuyordum. ailem varını yoğunu önüme koymuştu. ingilizce öğretmenliği için okuyordum. yalnızdım. kendimi bildim bileli yalnızdım. arkadaşlarım da sağ olsun, pek bir uğraştılar benim için. ama benim için asıl olan necla’ydı. şu ismin ağızdaki akışına bak ulan, fonetiğine bak. ah necla ah!”
“pekiyi, sonra ne oldu ağabey, olmadı mı?”
“orhanım, canım kardeşim. oldu olmasına, her şey tamamdı. senelerim necla’yla geçiyordu. hatta ona bir söz vermiştim. fakülteyi bitirirsem evlenecektik. öyle de oldu. seneleri devirdik. evlendik. ama hayat tuzaklarla doluydu. tanrıysa acımasızdı. bense her şeyimden vazgeçmiştim. sadece necla vardı benim için. sonrası gitti.”
“başın sağ olsun ağabey.”
“ey avanak orhan, ölse daha iyiydi be oğlum. iz bile bırakmadan gitti işte. ama hayatın anlamını öğrenmiştim. daha çekilebilir bir hal almıştı onla geçirdiğim anlarda. oysa.. oysa o hiçbir şey demeden bir sabah gitti. haber alamadık. elim kolum bağlıydı. devlet benim hem paramı, hem de son kalan umutlarımı evime gelen zarfla alıvermişti. o pabucumun devleti, beş sene geçince necla’yı ölü saydı. ben durmadım, eş dost, tanıdık, çoluk çocuk, ilçeler, köyler, şehirler, bütün toprakları gezdim. elimde bir eski fotoğrafla, çaresizce soruyordum. artık git gide param bitmeye başlamıştı. seneler boyu aradım da bulamadım. en son seneler seneler geçti. beni bu mahalleye sürükledi hayat. orhan kardeşim be, heyhat, anılar aklımda canlanıyor. ne güzeldik biz be kardeşim!”
“neler yaşamışsın güzel ağabeyim benim. biz de sevdik zamanında. hatta adı da münevver’di, bak bu da fotoğrafı…”
“dur, dur kardeşim. senin hikâyeni daha dinlemeden şu şarkıyı söyleyeyim. sen de benim gibi hataya düşme. eee gençsin işin sonunda. bak bu şarkı sana gelsin anasını satayım.” hem de bağıra bağıra söyledim:

bir sevgili uğruna, sen de benim gibi, yanma arkadaş!
o yaşlı gözlerine, o yalan sözlerine, kanma arkadaş!
giden gelir mi sandın?
aldandın boşa yandın.
bırakıp gitti seni ,
niçin üstüne aldın?
anma arkadaş, anma arkadaş.
bir gün geri gelecek, senden af dileyecek, sanma arkadaş.
yırt at gitsin resmini, unut artık ismini, anma arkadaş.

orhan içli içli bana baktı, yine konuşmaya başladım. bütün mahalle duysundu. duysundu içimde patlayan bu volkanların sıcak esintisini:

“bende şans olsa! neyim var ki, neyim var ulan! ah necla ah! içine sıçtın hayatımın necla, içine! ama yine de dön bana necla, ne olur sen dön yeter ki, dön! seni çok seviyorum be, allah kahretsin ki seviyorum.”

ağlamaya başladım. ağlarken zavallı gözlerimi kapattım, elime ne geçerse fırlatmaya başladım. gözlerimi açtığımda orhan yanımda değildi. sol çaprazımda duran sokak lambasının ışığı, karşımdaki duvarın dibinde orhan’ın o ucuz, parçalara ayrılmış camdan bedenine vuruyordu. ardından bir ses duydum. bir kadın sesi, “necla! necla!” diye bağırıyordu. kafamı çevirip baktım. –ne var ulan, yeter, deşmeyin yaramı!- tabelanın ardına gizlenmiş bir çocuk çıktı.

kadın, çocuğa annesinin nerede olduğunu sordu ve gittiler.

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir