"Enter"a basıp içeriğe geçin

gökkuşağı

o sabah güzel uyuduğumu fark etmiştim. mutluydum. ama o gün ilginç bir şeyler oldu. pencereye koşup perdeyi araladım, baktım. bugün ceren yoktu. ceren, karşı apartmanda oturan kız. kâinatın en güzel şeyi. oyuncaklarımdan bile daha güzel. şaşılacak şey! dün de yoktu, ondan önceki gün de yoktu. kararsız kalmadım değil. annesi mualla teyzeyi bulur sorardım, olmadı tayyar amcaya sorardım. perdeyi aralamayı bırakıp banyoya koştum, yüzümü yıkadım. yüzümü düzenli duran, temiz asılmış havluyla kuruladıktan sonra aynaya bakıp komiklikler yaptım. şu televizyona çıkan adam gibi bin bir farklı surat yapıp güldüm. kim tanımıyorum ama arada bir rastlaşıyoruz televizyonda. odama doğru tekrar hareketlendim. oturdum. babam hızlı adımlarla kapımın önüne gelip, kapattı kapımı.

“ne demek ulan anneme gidiyorum? ha, ne demek?”
“sen rus karılarına gidersin, ben anneme gidemez miyim pislik adam!”
“pislik senin babandır ulan kepaze!”
“demek ben kepazeyim! anlaşıldı! mahallede adı çıkan suna zaten değil mi? suna evde karısı beklerken çoluğunun çocuğunun rızkını karılara yedirmiş yani. suna ne denli bir şerefsizmiş, baksana! allah suna’nın cezasını versin o zaman ha? oldu mu?”

küt diye bir ses duydum, sonra çat, pat ve bağrışmalar duydum ama anlayamadım. o sırada odamda çizgi film açıktı, son ses izliyordum. babam öğretmişti nasıl açılacağını zaten. hemen ardından cam kırılması sesi duydum. ses evden geliyordu ama herhalde müzik dinliyorlardır. otuz saniye sonra sesler kesildi. aynı anda televizyondaki savaş bitince beyaz bayrak sallıyordu çizgi filmdeki köpek. ama bunun ne alakası vardı? odamın kapısı bir anda sertçe açıldı. çizgi filmi kapatıp anneme yoğunlaşıyorum. çok mutsuz görünüyordu. göz göze bakışmaya başlıyoruz. belli ki bir şey olmuştu. mesela benim arabalarım kaybolsa o kadar üzülmezdim. ama bilirsiniz, ben arabalarımı çok severim. öyle ki, çok büyük bir olay olmalıydı ki bu kadar üzülmüş. yoksa kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabası mı kaybolmuştu? ama annem araba sevmezdi ki. muhtemelen ben çok üzülürdüm fakat annem üzülmezdi. sonuçta yetişkin bir insan oyuncak arabayla ne yapsındı? küçük aklımla büyük bir yükün altına girişiveriyorum, bütün hüzün verecek sebepleri düşünmeye başlıyorum. ama akıl sır erdiremiyorum. sağ gözü kıpkırmızıydı. sanki gözünün asıl rengi oymuş gibi bir kırmızıydı. ayrıca sağ yanağında dört tane parmak izi vardı, o da kırmızı. ürkünç görünüyordu fakat annem dünyanın en zararsız insanıdır. annemi çok severim. dış kapının kapanma sesini duyduğum gibi yanıma hızlıca gelip küçük bedenimi kavradığı gibi oturdu ve sıkı sıkıya sarıldı. başını sağ omzuma koyuyor ve kokumu içine çekiyordu. hiç anlamsızca odamın belli bir köşesine bakıyordu bana sarılırken. odamın gergin sessizliğini bozan şey, annemin nefes alışverişinin tümüyle hızlanmasıydı. hıçkırmaya başladı bir anda. annemin hıçkırığını kim duysa herhalde bir ağacın, yeni yeşermiş dallarından bir yaprak kopmuş zannederdi. bir çıt sesi bile değildi belki. ama benim için öyle bir sesti ki bu, gök gürültüsü gibi dalıveriyordu odamın içine. korkmuyordum belki ama içim cız etmişti. annemin ardı ardına gelen hıçkırıklarını benden başka duyan olmasa da olsundu, tüm kâinatın en önemli şeyiydi o. kendimi tutamayıp sol yanımdan bir damla yaş süzüldü. demir adamlı halıya damladı. annem şaşırdı. döndü ve bana baktı. gözümden akan şu yaşı görmüş olacak ki, hıçkırması dindi. ama atladığımız bir nokta vardı. annem salya sümük ağlamaya başladı bu kez. ben de onun gibi ağlamaya başladım. çok uzun değil, yaklaşık beş yahut on dakika boyunca ağladık. ağlama faslımız bitince annem eliyle gözümdeki yaşları sildi. sonra kalktı ve “haydi, banyoya git, yüzünü yıkayıp gel. sana bir sürprizim var.” şaşırmış ve başta anlamamış bir gülümsemeyle emin adımlarla gittim tekrar yıkadım yüzümü. ardından annem girdi, yüzünü yıkadı.

annem, döndüğümde odamda değildi. salona yöneldim. o arada geçen ay yaptığım resmin önünde, elinde peçeteyle bir şeyler yapıyordu. yakınına gittiğimde birkaç cam parçasını aldığını gördüm. ama ben görmeyeyim diye hızlıca çekti elini. bana resmimin zarar görmediğini, onu daha sonra evin en güzel yerine asacağımızı söyledi. ayrıca beni buraya çağırmasının nedeni, bir sürprizin olduğuydu, sordum. “anneannene gidiyoruz.” dedi. yüzünde besbelli bir zafer, gurur ve mutluluğun işareti vardı. ben de aynı yüz ifadesini takındım. “oley!” anneanneme bugüne kadar hiç gitmedim. adını bile bilmiyorum. fakat ilkler her zaman iyidir.

giderken otobüsü tercih ettik. izmir’de insanlar çok naziktir otobüslerde. hatta bazen herkes ayakta giderken, koltuklar boş kalıyordu. çünkü herkes yer veriyordu birbirine. bugün de aynı manzara vardı neyse ki. tren istasyonuna gittik. indiğimizde akşam olmuş, hava kararmıştı. uzun bir yolculuğun ardından yol yürümeye başladık. uykum gelmişti ama belli etmiyordum. anneannemlerin olduğu mahalleye varmışız, annemle durduk “bak! ben küçükken burada yaşıyordum işte.” dedi. tam ben ceren’i soracakken annem lafa girmişti. aradan birkaç dakika geçti, annem anlatmayı bitirince ne söyleyeceğimi unutmuştum. üzülmesin diye ona sabah evde ne olduğunu da soramadım. o an annemi mutlu görmek hoşuma gitmişti. sarıldım, gülümsedim ona. kızarmış gözüne bir öpücük kondurdum. sonra cebimden kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabamı çıkarıp oynamaya başladım. ceren nerededir şimdi acaba? hayat ne garip.

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir