"Enter"a basıp içeriğe geçin

atasu Yazılar

gökkuşağı

o sabah güzel uyuduğumu fark etmiştim. mutluydum. ama o gün ilginç bir şeyler oldu. pencereye koşup perdeyi araladım, baktım. bugün ceren yoktu. ceren, karşı apartmanda oturan kız. kâinatın en güzel şeyi. oyuncaklarımdan bile daha güzel. şaşılacak şey! dün de yoktu, ondan önceki gün de yoktu. kararsız kalmadım değil. annesi mualla teyzeyi bulur sorardım, olmadı tayyar amcaya sorardım. perdeyi aralamayı bırakıp banyoya koştum, yüzümü yıkadım. yüzümü düzenli duran, temiz asılmış havluyla kuruladıktan sonra aynaya bakıp komiklikler yaptım. şu televizyona çıkan adam gibi bin bir farklı surat yapıp güldüm. kim tanımıyorum ama arada bir rastlaşıyoruz televizyonda. odama doğru tekrar hareketlendim. oturdum. babam hızlı adımlarla kapımın önüne gelip, kapattı kapımı.

“ne demek ulan anneme gidiyorum? ha, ne demek?”
“sen rus karılarına gidersin, ben anneme gidemez miyim pislik adam!”
“pislik senin babandır ulan kepaze!”
“demek ben kepazeyim! anlaşıldı! mahallede adı çıkan suna zaten değil mi? suna evde karısı beklerken çoluğunun çocuğunun rızkını karılara yedirmiş yani. suna ne denli bir şerefsizmiş, baksana! allah suna’nın cezasını versin o zaman ha? oldu mu?”

küt diye bir ses duydum, sonra çat, pat ve bağrışmalar duydum ama anlayamadım. o sırada odamda çizgi film açıktı, son ses izliyordum. babam öğretmişti nasıl açılacağını zaten. hemen ardından cam kırılması sesi duydum. ses evden geliyordu ama herhalde müzik dinliyorlardır. otuz saniye sonra sesler kesildi. aynı anda televizyondaki savaş bitince beyaz bayrak sallıyordu çizgi filmdeki köpek. ama bunun ne alakası vardı? odamın kapısı bir anda sertçe açıldı. çizgi filmi kapatıp anneme yoğunlaşıyorum. çok mutsuz görünüyordu. göz göze bakışmaya başlıyoruz. belli ki bir şey olmuştu. mesela benim arabalarım kaybolsa o kadar üzülmezdim. ama bilirsiniz, ben arabalarımı çok severim. öyle ki, çok büyük bir olay olmalıydı ki bu kadar üzülmüş. yoksa kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabası mı kaybolmuştu? ama annem araba sevmezdi ki. muhtemelen ben çok üzülürdüm fakat annem üzülmezdi. sonuçta yetişkin bir insan oyuncak arabayla ne yapsındı? küçük aklımla büyük bir yükün altına girişiveriyorum, bütün hüzün verecek sebepleri düşünmeye başlıyorum. ama akıl sır erdiremiyorum. sağ gözü kıpkırmızıydı. sanki gözünün asıl rengi oymuş gibi bir kırmızıydı. ayrıca sağ yanağında dört tane parmak izi vardı, o da kırmızı. ürkünç görünüyordu fakat annem dünyanın en zararsız insanıdır. annemi çok severim. dış kapının kapanma sesini duyduğum gibi yanıma hızlıca gelip küçük bedenimi kavradığı gibi oturdu ve sıkı sıkıya sarıldı. başını sağ omzuma koyuyor ve kokumu içine çekiyordu. hiç anlamsızca odamın belli bir köşesine bakıyordu bana sarılırken. odamın gergin sessizliğini bozan şey, annemin nefes alışverişinin tümüyle hızlanmasıydı. hıçkırmaya başladı bir anda. annemin hıçkırığını kim duysa herhalde bir ağacın, yeni yeşermiş dallarından bir yaprak kopmuş zannederdi. bir çıt sesi bile değildi belki. ama benim için öyle bir sesti ki bu, gök gürültüsü gibi dalıveriyordu odamın içine. korkmuyordum belki ama içim cız etmişti. annemin ardı ardına gelen hıçkırıklarını benden başka duyan olmasa da olsundu, tüm kâinatın en önemli şeyiydi o. kendimi tutamayıp sol yanımdan bir damla yaş süzüldü. demir adamlı halıya damladı. annem şaşırdı. döndü ve bana baktı. gözümden akan şu yaşı görmüş olacak ki, hıçkırması dindi. ama atladığımız bir nokta vardı. annem salya sümük ağlamaya başladı bu kez. ben de onun gibi ağlamaya başladım. çok uzun değil, yaklaşık beş yahut on dakika boyunca ağladık. ağlama faslımız bitince annem eliyle gözümdeki yaşları sildi. sonra kalktı ve “haydi, banyoya git, yüzünü yıkayıp gel. sana bir sürprizim var.” şaşırmış ve başta anlamamış bir gülümsemeyle emin adımlarla gittim tekrar yıkadım yüzümü. ardından annem girdi, yüzünü yıkadı.

annem, döndüğümde odamda değildi. salona yöneldim. o arada geçen ay yaptığım resmin önünde, elinde peçeteyle bir şeyler yapıyordu. yakınına gittiğimde birkaç cam parçasını aldığını gördüm. ama ben görmeyeyim diye hızlıca çekti elini. bana resmimin zarar görmediğini, onu daha sonra evin en güzel yerine asacağımızı söyledi. ayrıca beni buraya çağırmasının nedeni, bir sürprizin olduğuydu, sordum. “anneannene gidiyoruz.” dedi. yüzünde besbelli bir zafer, gurur ve mutluluğun işareti vardı. ben de aynı yüz ifadesini takındım. “oley!” anneanneme bugüne kadar hiç gitmedim. adını bile bilmiyorum. fakat ilkler her zaman iyidir.

giderken otobüsü tercih ettik. izmir’de insanlar çok naziktir otobüslerde. hatta bazen herkes ayakta giderken, koltuklar boş kalıyordu. çünkü herkes yer veriyordu birbirine. bugün de aynı manzara vardı neyse ki. tren istasyonuna gittik. indiğimizde akşam olmuş, hava kararmıştı. uzun bir yolculuğun ardından yol yürümeye başladık. uykum gelmişti ama belli etmiyordum. anneannemlerin olduğu mahalleye varmışız, annemle durduk “bak! ben küçükken burada yaşıyordum işte.” dedi. tam ben ceren’i soracakken annem lafa girmişti. aradan birkaç dakika geçti, annem anlatmayı bitirince ne söyleyeceğimi unutmuştum. üzülmesin diye ona sabah evde ne olduğunu da soramadım. o an annemi mutlu görmek hoşuma gitmişti. sarıldım, gülümsedim ona. kızarmış gözüne bir öpücük kondurdum. sonra cebimden kırmızı üzerine sarı ve siyah çizgileri olan arabamı çıkarıp oynamaya başladım. ceren nerededir şimdi acaba? hayat ne garip.
Yorum Bırak

fat guy and his lover

olmayan aşkımızı,
tazelemek adına,
çok uzaklarda,
ama el ele tutuşup,
başka limanlarda,
hatta başka sokaklarda,
belki de olmayan anılarımızın,
yüzümüze çarptığı,
eski ve unutulmuş bir kasabada,
bir şeyler yer miyiz,
bu akşam?

Yorum Bırak

brokoli

uzandı sere serpile. soğuktu ve alışılageldik boğucu bir koku hâkimdi odada. konuşacak gibi oldu, dilinin ucuna geldi adamın. olmadı hatta kekeledi biraz da. buna rağmen hızlıca anlatmak istedi derinlerde yatan o dürtüyü. konuştu. “olmuyor, olmuyor! bir sızı saplanıyor beynimin ta orta yerinde. anlayamıyorum, neden bu kadar muhtaç hissediyorum. zihnimin en ıssız, en tekinsiz, kuytu yerlerinde bir boşluk hissediyorum. yeri hiçbir zaman doldurulamayacak bir boşluk hem de. neden bilmiyorum fakat hep bir yanım eksik gibi hissediyorum. bunu çözmeye çabaladım, var olmayanı zaten unutmak istedim, olmadı. olduramadım, doktor bey.” boynu büküldü biraz. kafasını hafifçe sola döndürdü. ağlıyor muydu yoksa?

doktor serinkanlılıkla “değişim yaşıyorsunuz, anormal değil” dese de adam diretiyordu. gözünün ucuyla doktorun tüm kıvrımlarını, tüm hatlarını hatta düşüncelerini okumaya çalışıyordu derinden, derinden. yok. beni o da anlayamamıştı. “beyefendi sizin süreniz doldu, ekstra istemiyorsanız seansımız bitmiştir, lütfen daha sonra gelin. sıradaki hasta!” hasta mı? ben bilemezdim böyle olacağını doktorum civanım. senden daha uçuk cevaplar beklerdim. ne bileyim bankta oturan gözlüklü, beyaz sakallı amca gibi güleç yaklaşıp teselli etseydin, yalanlar uydursaydın doktor. tıbba aykırı ifadelerle zorlasaydın biraz küçük beynimi. eyvallah, der giderdim en fazla.

hızlı adımlarla o leş hastane kokusunu teneffüs etmeyi bir an önce kesmek için çıktım. dışarıda yaşlıların yavaş adımları, çocukların ölesiye çığlıkları ve kolu, bacağı bir tarafı eksik insanlar. benim her şeyim yerindeydi galiba ha? ürperir ya hani için, ölüm korkusundan belki de. hatta belki de insanların açlığı, sefaletidir. o da değilse belki de şeydir şey, geçen gün bomba atılan şu şehrin adı neydi? unutmuş olmalıyım. sadece unutmuş. “geçmiş olsun.” dedim.

aradan günler haftalar geçiyor. elim kolum halen bağlı. kendimi bir yerle aitmiş hissedemiyorum halen. bakınıyorum etrafıma. gülümseyen âşıklar, aileler, birbirine köşe başında yanlışlıkla çarpan insanlar var. benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. lakin imreniyor muydum buna rağmen? hayır hayır, düşünemedim bunu bak. bilakis öyle bir şey aklımın ucundan geçmezdi herhalde. ne haddime yahu, yaşar, tüketir, ölür giderim.

hani insanların en sevdikleri bir şeyler olur ya. senin de var mı sevgili okur? benim şahsen tek sevdiğim şey brokoli. küçük ağaçları yerken kendimi dev gibi hissediyorum. bazen ayakta durmakta güçlük çekip yığılıveriyorum, devlere mahsus. belki de hayatımın tek anlamı brokoli. nasıl yetişir, nasıl seçilir onu bile bilmiyorum. bulduğum dandik bir lokantada yiyip kalkıyorum, hesabı ödeyip verdikleri ıslak mendili çantamın ön gözünün içine sıkıştırıyorum. bunun beni nasıl hissettirdiğini bilmiyorum ama sanırım ben bir bağımlıyım. çok komik gelebilir ama brokoli bağımlısı, delicesine.

zihnimde sanki her gün başka bir şey eksiliyor. ben de bunun yüzünden kapının önüne kocaman, mor bir renkle brokoli yazdım. bundan ötürü mutluyum, çünkü tek bağlılık hissettiğim şey onlardı, söylemiş miydim? her sabah uyandığımda -neden bilmiyorum- hissettiğim acılar fiziksel olarak artıyordu. ruhsal olarak her şeyin tekdüzeliğine alıştığım için bugün de değişen bir şey olmadı hayatımda. belki bir hayvan pisliği, çevresindeki olaylara karşı daha heyecanlıdır. kim bilir?

etrafımdaki çoğu kişiyi halen tanımıyorum. zaten onlar da beni tanımıyor galiba. isimleri ne mi? canları cehenneme. uzun zamandır benim deli olduğumu düşünmüşlerdir kesin. emin olamıyorum, en son 2–3 gün önce bir tekelden içki alırken konuşmuştum. o da standarttır bilirsiniz. “kaç para bu?” gibiydi. zaman yine hızla geçmiş, etrafımda olan bitenler cidden görüşümde zerre kadar değişiklik yapmadı yine de. sanırım eve gidip uyumalıyım. en doğrusu buydu. en sevdiğim, en iyi bildiğim kurtulma yöntemim buydu benim. n’aparsın? uyandığım gibi miskin adımlarla bir yürüyüşe çıkmak istedim. yolda karşılaştığım biri omzumdan kavradı beni. ne oluyor yahu?

—ağabey, biz buraya yeni taşındık.
—iyi. (içimden sayıklıyordum, gör cehennemin dibini dedim.)

kaba değildi, maksadı tanışmaksa da çok yanaşmadım. o yine de peşimi bırakmadı. deli misin be adam? ah doğru ya! adı buralarda deliye mi çıkmış birini zaten tanıyordum. ben her kaşlarımı çattığımda o da çatıyordu. hatta ben her sol elimi kaldırınca o da kaldırıyordu. aynanın içinde yaşıyordu deli herif.

herkes yüzüme bakıyordu sadece. bazısı gülümsüyor bazısıysa bir köpek edasıyla “hırrr.” yapacak gibi bakıyordu. kanepeleri de yeni mi almışlar ne? zorla ikna etti beni bay yenitaşınmış. anlatmamı istermişim gibi el işareti yaptı çokbilmiş. “he.” dedim. “karşı komşunuzum, 15–20 sene oluyor.” dedim. konuşmuyordum ben pek. bay yenitaşınmış lakabını taktığımın bir küçük boyu da varmış. jr yeni taşınmış galiba. bir fotoğraf gösteriyordu babasına. diretiyordu. “tamam, alacağız oğlum tamam.” ne fedakâr babaymış. bir metal parçasına kamyon yükü para vermeye karşı çıkmamıştı. “şu yazı” dedi, güldü. bana yazının anlamını sordu. sanırım burada “brokoli” yazısını kastetmişti. psikolojik sorunlarımı doktora bile açıklamakta utanırken, bunu açıklamak mümkün değildi. eşiyle sarılmış gülüp soru soruyordu. “sevdiğim ölünce ona atfen yazdım.” dedim. bu da nereden çıkmıştı? neden başka bir şey demedim ki? ah benim salak kafam. herkes üzülmüş numarası yaptı, biraz daha oturup uzaklaştım oradan. çok çirkin insanlardı onlar, kendine özgü mutlulukları, yine kendine has üzüntüleri vardı. buna ne kadar dayanabileceğimi bilemediğim için soluğu bir parkın hemen yanındaki bankta aldım. belki gözlüklü, beyaz sakallı amca karşıma çıkıverir, ahkam keserdi hayat hakkında. atıp tutardı hatta, bundan zevk alabilirdim.

hislerime tercüman olacak kimse yoktu. ben kendi kendimin koruyucusu, teselli edeni hatta kendi kendimin can dostu olmuştum. kendime yeterim sanıyordum sadece. ama yanılmıştım sanırım. içim içimi yiyordu gün geçtikçe. yapamıyordum eskisi gibi. en küçük bir şeyden mutlu olmayı beceremez olmuştum. televizyondaki saçma programlar, yapmaktan son derece keyif aldığım saatlerce pencereden insanları izleme fikrim hatta ve hatta bacaklarımı uzatıp masamda güzel şeyler yazmayı başarmış olmak gibi şeylerden eser yoktu şimdi. bu beni hayli üzdü. eksikliğim günden güne artırıyordu. ihtiyacım yoktu, halen yaşayabilirdim ama aratıyordu kendini. ne olduğunu ben bile bilemezdim, buçuk bir adamdım belki de. “belki alışman lazım! yalnızlığa…” diye giden bir şarkı dinlerken sağlıklı düşünememiş olabilirim. fakat hiç yapmadığım bir şey değildi. ben hep yalnızdım.

brokoli, brokoli, brokoli. seviyordum galiba, evet. biraz bıkmış mıydım yoksa. hâşâ! olur mu hiç öyle şey yahu? o benim tek yaşam kaynağımken onu da unutursam bu hayata bağlanmak için herhangi bir nedenim olamazdı diye düşünüyorum. sahi brokoli, ne anlam ifade ediyordu benim için? hayır hayır, o sadece küçük bir ağaç. aslında bir sebze olmasına rağmen ben öyle diyorum. yiyorum onu ben, keyifle. zeytinyağlısı falan da var bu meretin. salatası bilmem nesi hatta. yeşil falan bu bitki.

artık tüm kelimeler, tüm sesler anlamsız gelmeye başlıyordu. her şey siyah-beyazdı. insanlar sessiz gibiydiler. belki de ben duyamıyordum onları, kimin umrunda! bunaltıcı bir sıcak vardı. şu kitapta yazan melek, sen misin yavrum? beni de götürecek misin yanına? zihnimin soluğu iliklerimde hissediliyordu. gözlerim, gözlerim! kan çanağından beter olmuşlar. ellerim ve ayaklarım benim bilmediğim bir ritimde titremeye başlıyorlar nedensiz. tırnaklarımla gerdirip, tırmalamaktan kıpkırmızı olmuştu suratım. gülüyordum nedensizce. hahaha! hahaha! fazla umursamaz olmuştum her şeyi. kendi kendime yetemiyordum artık. fışkırmak, patlamak istiyordum. bir volkan gibi, delicesine! yakmak istiyordum yolumda duranları. zarar vermek, parçalamak istiyorum bir şeyleri. “neden?” diye haykırdım avazım çıktığı kadar. bir kez daha! bir kez daha! “brokoli! neredesin?” diye bağırdım. penceremin önünde bir sürü insan gördüm, tanımadığım. herkes kapıma vuruyordu, birisi polisi ararken diğeri beklememi, kurtulacağımı söylüyordu. neyden kurtulacakmışım? neyden! hislerimi dışa vurmuştum nihayetinde. vazgeçilmezimden mi kurtaracaklardı beni yoksa. bu ne canilik, ne küstahlıktı!

ah yine bu leş koku! beyaz duvarlar, koluma bağlanmış kablolar ve dibimde sürekli öten bir sayaç, ömrümün süresini mi sayıyordu bu? ölümüm yaklaşmıştı galiba. tamam, ben burayı tanımıştım. biraz daha sakindim sanırım. hatta öylesine sakinlik ki ağzımı açıp konuşmaya çalışsam da çıkmıyordu kelimeler ağzımdan. salyalar akıtıyordum kendi üstüme. tam bir zavallıydım o an. umursamıyordum yine de. inceldiği yerden kopsun düşüncesiyle bekledim yattığım yerde. her sağa sola dönüşümde hışır hışır eden plastiğimsi önlükten çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmemiştim galiba. anlamıyorum, neden hep bunu yapıyorlardı? sanırım kapımı kırmış olmalılardı. evde yaşadıklarımı unutmuş gibiydim biraz. “iyi misiniz?” dedi mavi önlüklü bir hemşire. “şiddetli bir nöbet geçirdiniz.” dedi. “brokoli” diyebildim, “sen misin?” hemşire başta anlayamadı, kafasını hafifçe sağa doğru çevirip şaşkın gözlerle baktı bana. toparlamaya çalıştım, yine anlayamadı beni parıltılı gözlerle.

“unut gitsin.” dedim.
Yorum Bırak

tanıdık yüz

gürültünün içinde biri,
boğulmakta ulu ortada.
pek de tanıdık bir yüzdü bu.
soğuk kaldırımda, kimsesiz.

acı çekiyor, öksürürken.
yok oluyor zavallı halde.
yoldan geçenler gülümsüyor.
onun yaşam uğraşlarına.

düşüncelerini satarmış,
kendi çalar, kendi söylermiş.
hatta yer yokmuş üzüntüye,
onun hayatında. benmişim.

Yorum Bırak

yağmur

gökyüzünde göremeyince güneşi,
çekilir köşesine tüm yaratıklar.
güçlü bir kasvet bağlar düşünceleri,
karanlık olur her bir ağaç kovuğu.

insanın içindedir asıl fırtına.
hepimizin karın ağrısı değil mi,
hüzünlü bulutların her iç çekişi,
damlaların yeryüzüyle ettiği raks?

hani ıslanmazdı biz iyi insanlar,
hani çamur bizleri teğet geçerdi?
söyle sen, küçük hesapların adamı
eşit olmaz mı insan yolun sonunda?

Yorum Bırak

çocuk

geri dön çocuk.
mutluluğunun kırmızısına
rüzgara karşı bas pedalına

düşünme çocuk.
anlamsız gelirken her şey güzel,
büyüme hiç üzülürsün yoksa.

uğraşma çocuk.
zamanı gelince sızlar yaran.
bas pedalına uçsun yapraklar.

Yorum Bırak

seni sevmek

seni sevmek
gerçekten sevmetan sonra çıkan toprak kokusu
hatta seni sevk
mutsuz bir insanın ağlamaktan kırmızılaşmış gözleri
seni sevmek
yağmur yağdıkmek
çaresiz bir halde
bıçağı kendine saplamaktan beter
acı çekmesin diye öldürmek gibi
aslında hepsinden beteri de
düşünürüm hep geceleri karanlıkta
korkarım
bakınca duyamamak
sesini
duyunca görememek
yüzünü
incinme yeter ki
ben yine severim

Yorum Bırak

eylül sekiz

beni hep dinleyen sevgili günlük,

selamlar. aylardan eylül, ayın sekizi. naif, narin bir cuma sabahı, kırılgan hatta. bugün çok ilginç bir olay geldi başıma. en ilginç günlerimden biriydi diyebilirim. ne enteresan bir olaydı ama ha? sabahtan beri olayın verdiği yıkım anındayım. uğraştırma beni artık be pislik günlük! istersen biraz anlatmaya başlayayım beyaz yapraklı dostum. dün sabah geç yattım biraz. dünden kalmayım aslında. uykum o kadar var ki. uyumadan anlatmalıyım, çabuk olmalı. radyodan bu sabah ajansı dinlerken pek bir nemrut suratlıydım. ben de bunun üstüne masada gördüğüm bir çizik plağı dinleyeyim dedim, başladım. sevdiğim geldi aklıma. şarkının da katkısı var tabi. yamansın çizik plak, yaman! ah ne hoş bir kadındı. her şeyiyle severdim onu ben, gülüşü, saçlarının kıvrımı, gülüşü, hayatla alay etmesi ve gülüşü beni büyülerdi hep. ah benim hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen acımasız sevdiğim ah! o aklıma geldikten sonra bir zarf buldum, parıltılı, özenilmiş. biraz para dökmüştüm ona. bu dönemde öylesi gerçekten pahalıydı. zarfın içine şefkatle mektubumu koydum. adeta bir anne şefkatiyle okşadım zarfı. düşündüm ki postane çalışanlarına pek güven olmuyordu. zaten bu mektubu kim bilir kaç ay sonra alıp okuyacaktı o narin elleriyle. son kez kendime aynada baktım. kravatımı düzelttim, bıyıklarımı sıvazladım ve dedim ki “oğlum, yine çok iyisin.” saatin geldiğini fark ettim.

sonra kapıdan adımımı attığım gibi haydarpaşa garı’nın yolunu tuttum koştura koştura. beni tanıyan tanırdı zaten. böyle şeylere herkes alışkındı. hele ki istanbul’da elinde bir çantayla koşturan takım elbiseli adamlardan çok vardı. sıcak bir hava vardı ki bu insanı mutlu etmeye bile yeterken ağaçlardan gelen çiçek kokuları, her zamanki gibi tek gıdası simit olan martıların o hoş haykırışları ve etrafta uçurtma uçuran çocukları görmek, duymak, hissetmek içimi büyük bir huzur ve neşeyle kaplıyordu. sonunda ulaşabildim bu tarihi eserin kapılarına. gişe görevlisi hiç değişmezdi. tanırım onu. selam verdim ona. “ooo!” dedi, “dostum, yine mi yalnız seyahat ediyorsun?”. gülümsedim, içimden biraz söylenmiştim aslında. “yok, bu sefer ki başka” demekle yetindim. bir bilet kesti hızlıca hareketle ve koydu önüme, uzattım paraları. sıradakilerin “hadi be kardeşim! bekletme bizi!” şeklindeki yakarışlarını duyunca ani bir hareketle geçtim kenara. başta şaşıracak gibi olup yürüdüm yoluma.

trenin geldiğini raylardan anlayabiliyordum. yine bir seyahat, sonu umutla kaplı. ne var ki sevdiğimi görecektim ya, daha ne olsun. insanları seyrediyordum. çoğunun elinde bavullar ve arkasında ağlıyor mu gülüyor mu belli olmayan yüzler, el sallıyordu çoğu. bindim hızlıca. böyle olmayacaktı. kibarlık, kibarlık nereye kadar yahu! boş bulduğum bir yere oturdum. cam kenarı olmalıydı. tanımadığım kişilerle pek konuşmazdım. zaten görünüşe bakılırsa pek bir ciddilerdi. ağır abi derler ya, tam da öylelerdi. e istanbul’du bu.

tabi ki de yüzlerinden farklı ruhlar okunan kitleler de ağırlıklıydı. herkesin birbirinden farkı, farklı olmasıydı. dikkatimi de çekmişti pek. bir çocuk, elinde nazikçe tuttuğu kafesin içinde korkmuş bir vaziyette öten küçük bir kuş, koynundaki bebeğiyle dışarıları kesen gözü yaşlı bir anne, gazete okuyan ama başkalarına okutmayan kompleksli bir herif ve de sürekli kafası eğik melon şapkalı bir amca. bunlar sadece benim yakınımda duran, değişik bulduğum insanlardı. başta melon şapkalı amcanın neden başı eğik olduğunu anlamaya çalıştım. horultudan anladım ki oturduğu gibi uyumuş kendileri. uğraş bulmalıydım kendime, çünkü uzun yoldu. sıkıcı mıydı yoksa? hayır hayır. buna kendimi inandırmamalıyım.

istanbul beyefendisi pek yoktu galiba. tabi olamazdı, hangi istanbul beyefendisi deli saçması bir trenle izmir’e yola çıkmak için giderdi ki! üzümcü bağından, ayıysa ininden vazgeçmezdi bittabi. ben takım elbiseyi sadece özel günlerimde giyerim. onlarsa saygıdan ekmek almaya bile hoşgörüyle, nazik bir dille ve jilet gibi lacilerle giderler. çok özenirim bazen.

gözümden uyku akıyordu. dünden kalma olduğumu görünüşüm desteklemese de göz kapaklarım ısrarla kapanıyordu. uzun yol, sıkıcı yol değildir aslında. doğayı en saf haliyle izlemek insanı daha mutlu eder. ama her şeye rağmen uykum vardı. ilk gidişim de değildi bu. belki de sevdiğim benden bıkmıştı. yoksa ben mi uydurdum onu şimdi? bilemiyorum.

uyumamaya çalışıyorum. zaten sarsıntılı ve sesli bir trendi bu. istesem de yapabilir miyim, şaibeli. acaba o da beni düşünüyor mudur? ben ona her ne kadar uzak olsam da sanki onla yatıp onla kalkıyormuşçasına heyecan duyuyordum hayattan. hayallere kapılır, farklı diyarları gezerim o yokken. bu hayalin içinde ulaşılmaz olan hep sevdiğim kalır benim için. çok düşünüyorum, fazlasıyla hem de. mümkün mü onu bir saniye unutmak? sizle aynı kanıda olamıyorum sayın okur.

bu gürültüye alışmam lazım. ciddi söylüyorum, on tayyare kuvvetinde bir sesti bu. uzunca süre ne yapabileceğimi kestirmeye çalıştım. önce sağa dönüp uyumaya çalıştım, olmadı. sonra sola dönmeyi denedim yine olmadı. ses, her yerdeydi. bunun üzerine aklıma şak diye gelen bir fikirle makinistin odasına doğru yöneldim. gözüm ecza dolaplarını aradı, buldum da. biraz pamuk koparıp kulaklarımın içine tıpa şeklinde yerleştirdim. adeta ıssız diyarlardan kurtulmuş gibi oldum. sıcaktı zaten, ses de olmayınca. çok güzel uyunulurdu şimdi. ne güzel, bir dinginlik basıyordu uyumadan önce. bir bebek gibi uyumaya başladım.

ne oluyor yahu? hangi utanmaz beni dürtüyordu! bağırıyordu bir şeyler söylüyordu ayrıca. hızlıca kalktım dönerek:

—beyim! beyim!
—eeh be kardeşim! ne var yine?
—biletinizi göremedüm.

şu kondüktör bozuntusuna bak hele. tatlı uykumdan uyandırıp, iğrenç türkçesiyle bana posta koyuyor. “bekle bakalım kondüktör efendi.” dedim. kendimden emin bir tavırla sırf şu samimiyetsiz adama inat olsun diye yavaş yavaş, usulca uzandım çantama. açtım, içine baktım. karıştırdım biraz daha. hayır! hayır, bu mümkün değil. buralardaydı kendi ellerimle koymuştum. nasıl olabilirdi bu? başta sünepe ve tembel şekilde başladığım arama silsilesi benim için ecel terleri döktüren acele ettiren ve diğer insanlarca deli gibi göründüğüm bir maratona dönüşmüştü. kondüktör ellerini sıvazlamaya başlamıştı. yüzünde pis bir sırıtış vardı. çantam terden sırılsıklam olurken aklıma gelen tek şey bununla nasıl başa çıkacağımdı.

haydi bakalım. kim kazanacaktı? sevdiğine gitmeye çalışan devrim mi, işine dört kolla bağlı yüzsüz bir kondüktör mü? ben kazansam daha iyi olurdu tabi, ciddi olmalıyım. adımımı attım. yere bir şey düşürmüş gibi yapıp, tabana kuvvet koşturmaya başlayacakken üniformaya sığdırılmış resmi bir kol beni kavradı.

—gaçma la, senin gibüleri indirmekten ben bıhtım be!
—olur mu kondüktör beyefendi? kaç vagon olduğunu sa…
—sus la!
—pe-pe-peki durdurmayacak mısınız treni?
—senin içün bir de türeni mi durduracağuk?

aman allahım! bu mümkün müydü? ben sadece benim için durduracaklarını düşünmüştüm. olamaz! hayır. bu… bu nasıl olabilirdi? son gaz giden bir trenden taşların üstüne atlamak beni ölümden başka bir durağa götürmezdi. demagoji yapıp kendimi böyle kabul ettirmeye çalıştıysam da prosedürlerin asır bastığı bir trendeydim demek ki. “yürü! geç şuraya.” kalbimin atış hızıyla aynı gidiyordu tren. kapıyı açmaya zorladı. açıldı da pislik kapı. karşı koyamıyordum. ne yazık ki mülteci fişi yemiş gibiydim. kimse de bir şey diyemiyordu. etrafımı iyi gözleyip talihsizce atladım. fakat yere düşmedim. ah ne ilginç!

terler içinde kalktım rahatsız yatağımdan. yastık yoktu, daha ziyade denize düşmüş gibi ıslak bir sünger parçası görebildim. bir rahatlık bastı beni. yüzümü yıkadım ve oturdum. kendi kendime “ne rüyaydı yahu!” dedim sessizce. radyoda yine bir şey yoktu. masanın üstündeki çizik plağı taktım pikaba. sevdiğim geldi aklıma. sanırım o rüyalarda bile yalnız bırakmıyordu beni.

tık tık tık! kapıyı kim çalıyordu bu saatte? önce pencereden minik bir aralıktan göz ucuyla baktım kim diye. “posta!” açtım hızlıca. bu zamana kadar nerelerdeydin be postacı? bir zarf aldım, beyaz. sade, basit bir zarftı. isim bölümünü okudum. “imzanız, beyefendi.” lafıyla hızlı davranıp attım imzamı. önce bir mutluluk doldu içime, sonrasıysa nazikçe açtığım mektubun içinde sevdiğimin bana ne yazdıkları merakına bıraktı yerini.

mutlu bir şekilde, eteklerim zil çalar şekilde açtığım o zarf bana kötü şeyler fısıldıyordu. bıraktım elimden zarfı. sadece düşündüm neden böyle olduğunu. gözümden iki damla süzülüyor ve pikabın yanına dönüyorum. şarkının bitmesini bekliyorum sadece. sevdiğim gözümde toz taneleri gibi kayboluyor. onu halen sevsem de, yapamıyorum bir daha. kalemimi kırıp mektuplarını yırtıyorum. eski anlar yüzüme bir buhar edasıyla çarpıyor. kapatıyorum gözlerimi. “hiçbir şey yokmuş gibi yapmaca” oyununu oynuyorum. aklımda yine sen, içimde bir ukde. sarıp sarmalıyor beni sensizlik.

 

sanırım öldüğüm an işte bu an oluyor.

samimi bir dipnot:
öykü kurgu ürünüdür. yer, 
zaman, mekânlar da kurgudur.
Yorumlar kapalı