"Enter"a basıp içeriğe geçin

atasu Yazılar

eylül sekiz

beni hep dinleyen sevgili günlük,

selamlar. aylardan eylül, ayın sekizi. naif, narin bir cuma sabahı, kırılgan hatta. bugün çok ilginç bir olay geldi başıma. en ilginç günlerimden biriydi diyebilirim. ne enteresan bir olaydı ama ha? sabahtan beri olayın verdiği yıkım anındayım. uğraştırma beni artık be pislik günlük! istersen biraz anlatmaya başlayayım beyaz yapraklı dostum. dün sabah geç yattım biraz. dünden kalmayım aslında. uykum o kadar var ki. uyumadan anlatmalıyım, çabuk olmalı. radyodan bu sabah ajansı dinlerken pek bir nemrut suratlıydım. ben de bunun üstüne masada gördüğüm bir çizik plağı dinleyeyim dedim, başladım. sevdiğim geldi aklıma. şarkının da katkısı var tabi. yamansın çizik plak, yaman! ah ne hoş bir kadındı. her şeyiyle severdim onu ben, gülüşü, saçlarının kıvrımı, gülüşü, hayatla alay etmesi ve gülüşü beni büyülerdi hep. ah benim hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen acımasız sevdiğim ah! o aklıma geldikten sonra bir zarf buldum, parıltılı, özenilmiş. biraz para dökmüştüm ona. bu dönemde öylesi gerçekten pahalıydı. zarfın içine şefkatle mektubumu koydum. adeta bir anne şefkatiyle okşadım zarfı. düşündüm ki postane çalışanlarına pek güven olmuyordu. zaten bu mektubu kim bilir kaç ay sonra alıp okuyacaktı o narin elleriyle. son kez kendime aynada baktım. kravatımı düzelttim, bıyıklarımı sıvazladım ve dedim ki “oğlum, yine çok iyisin.” saatin geldiğini fark ettim.

sonra kapıdan adımımı attığım gibi haydarpaşa garı’nın yolunu tuttum koştura koştura. beni tanıyan tanırdı zaten. böyle şeylere herkes alışkındı. hele ki istanbul’da elinde bir çantayla koşturan takım elbiseli adamlardan çok vardı. sıcak bir hava vardı ki bu insanı mutlu etmeye bile yeterken ağaçlardan gelen çiçek kokuları, her zamanki gibi tek gıdası simit olan martıların o hoş haykırışları ve etrafta uçurtma uçuran çocukları görmek, duymak, hissetmek içimi büyük bir huzur ve neşeyle kaplıyordu. sonunda ulaşabildim bu tarihi eserin kapılarına. gişe görevlisi hiç değişmezdi. tanırım onu. selam verdim ona. “ooo!” dedi, “dostum, yine mi yalnız seyahat ediyorsun?”. gülümsedim, içimden biraz söylenmiştim aslında. “yok, bu sefer ki başka” demekle yetindim. bir bilet kesti hızlıca hareketle ve koydu önüme, uzattım paraları. sıradakilerin “hadi be kardeşim! bekletme bizi!” şeklindeki yakarışlarını duyunca ani bir hareketle geçtim kenara. başta şaşıracak gibi olup yürüdüm yoluma.

trenin geldiğini raylardan anlayabiliyordum. yine bir seyahat, sonu umutla kaplı. ne var ki sevdiğimi görecektim ya, daha ne olsun. insanları seyrediyordum. çoğunun elinde bavullar ve arkasında ağlıyor mu gülüyor mu belli olmayan yüzler, el sallıyordu çoğu. bindim hızlıca. böyle olmayacaktı. kibarlık, kibarlık nereye kadar yahu! boş bulduğum bir yere oturdum. cam kenarı olmalıydı. tanımadığım kişilerle pek konuşmazdım. zaten görünüşe bakılırsa pek bir ciddilerdi. ağır abi derler ya, tam da öylelerdi. e istanbul’du bu.

tabi ki de yüzlerinden farklı ruhlar okunan kitleler de ağırlıklıydı. herkesin birbirinden farkı, farklı olmasıydı. dikkatimi de çekmişti pek. bir çocuk, elinde nazikçe tuttuğu kafesin içinde korkmuş bir vaziyette öten küçük bir kuş, koynundaki bebeğiyle dışarıları kesen gözü yaşlı bir anne, gazete okuyan ama başkalarına okutmayan kompleksli bir herif ve de sürekli kafası eğik melon şapkalı bir amca. bunlar sadece benim yakınımda duran, değişik bulduğum insanlardı. başta melon şapkalı amcanın neden başı eğik olduğunu anlamaya çalıştım. horultudan anladım ki oturduğu gibi uyumuş kendileri. uğraş bulmalıydım kendime, çünkü uzun yoldu. sıkıcı mıydı yoksa? hayır hayır. buna kendimi inandırmamalıyım.

istanbul beyefendisi pek yoktu galiba. tabi olamazdı, hangi istanbul beyefendisi deli saçması bir trenle izmir’e yola çıkmak için giderdi ki! üzümcü bağından, ayıysa ininden vazgeçmezdi bittabi. ben takım elbiseyi sadece özel günlerimde giyerim. onlarsa saygıdan ekmek almaya bile hoşgörüyle, nazik bir dille ve jilet gibi lacilerle giderler. çok özenirim bazen.

gözümden uyku akıyordu. dünden kalma olduğumu görünüşüm desteklemese de göz kapaklarım ısrarla kapanıyordu. uzun yol, sıkıcı yol değildir aslında. doğayı en saf haliyle izlemek insanı daha mutlu eder. ama her şeye rağmen uykum vardı. ilk gidişim de değildi bu. belki de sevdiğim benden bıkmıştı. yoksa ben mi uydurdum onu şimdi? bilemiyorum.

uyumamaya çalışıyorum. zaten sarsıntılı ve sesli bir trendi bu. istesem de yapabilir miyim, şaibeli. acaba o da beni düşünüyor mudur? ben ona her ne kadar uzak olsam da sanki onla yatıp onla kalkıyormuşçasına heyecan duyuyordum hayattan. hayallere kapılır, farklı diyarları gezerim o yokken. bu hayalin içinde ulaşılmaz olan hep sevdiğim kalır benim için. çok düşünüyorum, fazlasıyla hem de. mümkün mü onu bir saniye unutmak? sizle aynı kanıda olamıyorum sayın okur.

bu gürültüye alışmam lazım. ciddi söylüyorum, on tayyare kuvvetinde bir sesti bu. uzunca süre ne yapabileceğimi kestirmeye çalıştım. önce sağa dönüp uyumaya çalıştım, olmadı. sonra sola dönmeyi denedim yine olmadı. ses, her yerdeydi. bunun üzerine aklıma şak diye gelen bir fikirle makinistin odasına doğru yöneldim. gözüm ecza dolaplarını aradı, buldum da. biraz pamuk koparıp kulaklarımın içine tıpa şeklinde yerleştirdim. adeta ıssız diyarlardan kurtulmuş gibi oldum. sıcaktı zaten, ses de olmayınca. çok güzel uyunulurdu şimdi. ne güzel, bir dinginlik basıyordu uyumadan önce. bir bebek gibi uyumaya başladım.

ne oluyor yahu? hangi utanmaz beni dürtüyordu! bağırıyordu bir şeyler söylüyordu ayrıca. hızlıca kalktım dönerek:

—beyim! beyim!
—eeh be kardeşim! ne var yine?
—biletinizi göremedüm.

şu kondüktör bozuntusuna bak hele. tatlı uykumdan uyandırıp, iğrenç türkçesiyle bana posta koyuyor. “bekle bakalım kondüktör efendi.” dedim. kendimden emin bir tavırla sırf şu samimiyetsiz adama inat olsun diye yavaş yavaş, usulca uzandım çantama. açtım, içine baktım. karıştırdım biraz daha. hayır! hayır, bu mümkün değil. buralardaydı kendi ellerimle koymuştum. nasıl olabilirdi bu? başta sünepe ve tembel şekilde başladığım arama silsilesi benim için ecel terleri döktüren acele ettiren ve diğer insanlarca deli gibi göründüğüm bir maratona dönüşmüştü. kondüktör ellerini sıvazlamaya başlamıştı. yüzünde pis bir sırıtış vardı. çantam terden sırılsıklam olurken aklıma gelen tek şey bununla nasıl başa çıkacağımdı.

haydi bakalım. kim kazanacaktı? sevdiğine gitmeye çalışan devrim mi, işine dört kolla bağlı yüzsüz bir kondüktör mü? ben kazansam daha iyi olurdu tabi, ciddi olmalıyım. adımımı attım. yere bir şey düşürmüş gibi yapıp, tabana kuvvet koşturmaya başlayacakken üniformaya sığdırılmış resmi bir kol beni kavradı.

—gaçma la, senin gibüleri indirmekten ben bıhtım be!
—olur mu kondüktör beyefendi? kaç vagon olduğunu sa…
—sus la!
—pe-pe-peki durdurmayacak mısınız treni?
—senin içün bir de türeni mi durduracağuk?

aman allahım! bu mümkün müydü? ben sadece benim için durduracaklarını düşünmüştüm. olamaz! hayır. bu… bu nasıl olabilirdi? son gaz giden bir trenden taşların üstüne atlamak beni ölümden başka bir durağa götürmezdi. demagoji yapıp kendimi böyle kabul ettirmeye çalıştıysam da prosedürlerin asır bastığı bir trendeydim demek ki. “yürü! geç şuraya.” kalbimin atış hızıyla aynı gidiyordu tren. kapıyı açmaya zorladı. açıldı da pislik kapı. karşı koyamıyordum. ne yazık ki mülteci fişi yemiş gibiydim. kimse de bir şey diyemiyordu. etrafımı iyi gözleyip talihsizce atladım. fakat yere düşmedim. ah ne ilginç!

terler içinde kalktım rahatsız yatağımdan. yastık yoktu, daha ziyade denize düşmüş gibi ıslak bir sünger parçası görebildim. bir rahatlık bastı beni. yüzümü yıkadım ve oturdum. kendi kendime “ne rüyaydı yahu!” dedim sessizce. radyoda yine bir şey yoktu. masanın üstündeki çizik plağı taktım pikaba. sevdiğim geldi aklıma. sanırım o rüyalarda bile yalnız bırakmıyordu beni.

tık tık tık! kapıyı kim çalıyordu bu saatte? önce pencereden minik bir aralıktan göz ucuyla baktım kim diye. “posta!” açtım hızlıca. bu zamana kadar nerelerdeydin be postacı? bir zarf aldım, beyaz. sade, basit bir zarftı. isim bölümünü okudum. “imzanız, beyefendi.” lafıyla hızlı davranıp attım imzamı. önce bir mutluluk doldu içime, sonrasıysa nazikçe açtığım mektubun içinde sevdiğimin bana ne yazdıkları merakına bıraktı yerini.

mutlu bir şekilde, eteklerim zil çalar şekilde açtığım o zarf bana kötü şeyler fısıldıyordu. bıraktım elimden zarfı. sadece düşündüm neden böyle olduğunu. gözümden iki damla süzülüyor ve pikabın yanına dönüyorum. şarkının bitmesini bekliyorum sadece. sevdiğim gözümde toz taneleri gibi kayboluyor. onu halen sevsem de, yapamıyorum bir daha. kalemimi kırıp mektuplarını yırtıyorum. eski anlar yüzüme bir buhar edasıyla çarpıyor. kapatıyorum gözlerimi. “hiçbir şey yokmuş gibi yapmaca” oyununu oynuyorum. aklımda yine sen, içimde bir ukde. sarıp sarmalıyor beni sensizlik.

 

sanırım öldüğüm an işte bu an oluyor.

samimi bir dipnot:
öykü kurgu ürünüdür. yer, 
zaman, mekânlar da kurgudur.
Yorumlar kapalı

şimdi reklamlar

“içimdeki manyağı tetikliyor bunlar.
 deliriyorum, şaşırıyorum, yine deliriyorum”

şarkılar vardır. bilirsiniz, reklamlarda çıkanlar. o şarkılar öyle bir illettir ki gün boyu, hafta boyu hatta ay boyunca dilinize dolanır. şarkı iyi ya da kötü. pazarlamacı size reklamını çoktan yapmıştır. hatta siz arkadaşlarınızın yanına gidip o şarkıyı mırıldanırsınız sonra o da size der ki: “aaa! sanki biliyordum ben bunu ya. neydi?” siz de şıppadanak yapıştırırsınız cevabı “bu (bilmemne bilmemne) reklamının şarkısı ya çok hoş değil mi?” bu konuşmadan kazanan yine pazarlamacı olmuştur. otuz saniyeden daha kısa bir reklamın zihninizde önemli bir yer kaplaması bir gerçek. bunla başa çıkmak yerine bilgisayarın önünde saatler geçirip şarkıyı ararız. değil mi?

bunu yapanlar son zamanda gidişatına bakmadan devam etmekle meşguller. o şarkının yorumlarında bile demezler ki “şu şu yılda yapılmış, ne güzel” asıl olarak der ki “reklamın şarkısı” zihin kontrolünüzü kaybediyorsunuz, yüzünüzde deli saçması bir sırıtışla dinliyorsunuz. bir de şöyle bir durum var benim bildiklerim arasında. şarkıyı bulduktan sonraki gazla o şarkının müthiş bir şarkı olduğuna inanmak. her şey planlıdır zaten. garip bir karışım kahve reklamı sizi “çukulata sevgilim” sloganıyla ele geçirebilir. ama bunun nedeni de 5 yıl önce çıkan çikolatalı kahve fikrinden. arabayla ilerleyen ve sağa çekip kahve için duran manyak insanlar bunlar.bağdaştıramadım açıkçası. reklam: burada (ülker cafe crown reklamı)
siz o beyne sahipsiniz ancak, başkaları kontrol ediyor. ne kadar acı bir şey. iradeli insanların, içgüdüleri olan hayvanlar kadar kendini yönetememesi. en azından ben öyle düşünüyorum. kurtulun bundan! kaçın, direnin. yine de teslim olmayın o ucuz şarkının yüceliği altında ezilecek kadar basitleşmeyin. bazı şarkılar da vardır ki çok sevdiğiniz bir klasik şarkı bakıvermişsiniz reklam şarkısı olmuş. bu da ilginç bir durum. buna lafım yok. ama popüler kültürün insanı paramparça ettiğini de unutmayın. farklılık her zaman iyidir. sizin iki farklı şarkı bilmeniz dışarıdan sizi “kahvesini bile kafede içen yalnız entellektüel, sakallı herifler” tipine sokmaz. üzgünüm. ama en azından üzerinde konuşacağınız bir şey olması daha güzel bence. adı üstünde popüler kültür. herkesin bildiği şeyi bir daha dile getirmek, insana bunalım, sıkıntı ve benzeri şeyleri beraberinde getirir. yapmayın arkadaşlar. çizginizi koyulaştırın. bozmayın. ben bu yazıyı daha da uzatmadan asıl meseleye de gelmek istiyorum. bu reklamlar sizi sekiz-on saniye izlemeyle değiştirmemeli zannımca. ha neden diyorum, o anki düşündüğünüz doğrular belki sizi gülünç duruma düşürür belki hiç anlaşılmazsınız bile.
asıl mesele:
ben bu duyguyu tanımlayamıyorum açıkçası. iyi mi kötü mü halen çözebilmiş değilim yani. buradaki örneklerden vermek istediğim son bir tane daha reklam şarkısı var. gerçi bu da eskidi biraz. mesela benim en sevdiklerimden bir hortum reklamı var. bu reklam pek bir namussuz, pek bir arsız kanımca. düşününce komik gelse de, evet bir hortum reklamı. bir reklamda koyunların eşitliği sloganı nasıl bu kadar ama bu kadar iyi işlenebilirdi ki? nasıl desem nasıl anlatsam bilmiyorum ama, pek bir çalışılmış reklam galiba. türkiye’nin yarısı bu reklamda oynamış gibi geliyor, neden bilmem. ve reklamda diyor ki “haydi bir daha, bir daha, bir daha.” iştahınızı mı kabartıyor yoksa? bence altında yatan farklı çıkarlar var. bilirsiniz: işte (akp seçim reklamı)
Yorum Bırak

unutmak kolay iş değil

kapı tıkırtısıyla uyandı kamuran bey. uyandığı gibi banyoya varıyor, üstüne başına bakıp eski zamanlarına selam edip bir of çekiyor. eflatunvari robdöşambrının yakalarını düzeltiyor, iki tel kalmış saçlarını da sağı yatırıp bir güzel tarıyor bu delikanlı. terliklerini arıyor gözleri. bakıyor, bakıyor, bakıyor… fiskosun üzerinde bir paket görüyor, aldırış etmiyor. ah evet, size söylemedim tabi. neredeyse aynı yaşta olduğu köpeği, gözaltı torbaları yere değer şekilde yavaş yavaş, usul usul salyalı terlikleri uzatıyor sahibine. fedakârlık bu olsa gerek, çünkü köpeğin de ömrü kısalıyordu git gide. hemen naftalin kokulu düzenli bir odada kareli bir gömlek giyiyor delikanlı. bir köşesinden parmağı dışarı çıkmış terliği ve kareli gömleğiyle açıyor kapısını kamuran bey. kapısının önündeki gazeteyi tuttuğu gibi çöpe atıyor ve diyor ki “peh!” e haklı olmalıydı.

irkiliyor bir anda delikanlımız, bakıyor ki bir şey eksik. içeri girdiği gibi aranmaya başlasa da en sonunda gözlüğünün gözünde olduğunu fark ediyor. bunun ardından rahatlama çöküyor üstüne, değmeyin keyfine. ama unuttuğu bir şey daha var belli ki. tek cebi olan kareli gömleğinin ön cebinde alışılmadık bir boşluk mu vardı yoksa? telefon mu? ı ıh. para mı? ı ıh, hayır. yoksa anahtar falan mıydı bu? hiç sanmam. o evinin anahtarını boynunda adresiyle birlikte taşırdı elbet.

hay aksi! zaman geçiyor yine. atik bir delikanlıydı kamuran bey. sabahın saat on biri on geçe vakti çıkmalıydı dışarıya. unuttuğu şeyin bir kutu olduğunu hatırlayabildi sadece. unutmamalı, o yaşlı bir delikanlıydı. yüzündeki çizgilerle dünya iki tur dolanabilinirdi, en azından o öyle düşünüyordu. umutsuz değildi, ama pek mutlu da görünmezdi kamuran bey. etrafına bakındıktan sonra üstü dantelli bir fiskosun üzerinde, biraz eskimiş bir hediye kaplı, küçük kutu buldu. buna sevinmişti. cebine koyduğu gibi atıldı delikanlı ve köpeği. hızlı yürümek, koşmak ona göre değildi artık. herkes bunun farkındaydı. ama hiç olmazsa bir gayeyle yürüyordu adamcağız. kararlı adımlarla sanki rutin bir işini hallediyormuşçasına yürüyordu yani. heyecanlıydı üstelik.

yan komşusu melda hanım, yani bayan burun (ona bu lakabı takmışlardı çünkü burnu ayrı bir ülke kurabilirdi) “hey! kamuran bey. nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. bayan burun, delikanlımızı en iyi tanıyan insanlardandı çünkü komşusu olarak kamuran bey’in pek arkadaşlarının olmadığını düşünürdü. aklına gelmedi delikanlımızın, tekledi. durdu. “nereye gidiyordum?” dedi. silkelendi, “hah” dedi, “akşama gelirim.” yoluna emin adımlarla devam etti kamuran bey. genç birini gördü: “baba! baba!” ardından adının anıldığını fark etti ama aldırış etmedi. ne o? korkmuş muydu? bu öykünün aksiyona ihtiyacı var mıydı biraz? hayır, sanmam. alnı dik, göğsü kabarmış, gururlu bir ihtiyardı kamuran bey. yani delikanlı. tek kompleksi yaşıyla alakalıydı. hayal meyal laf ediyordu zaten.

biraz daha yürüdü, biraz daha, daha. elindeki kâğıda baktı, yine yürüdü. sağa baktı, sola baktı. etrafında o kadar bina vardı ki nefes alması zorlanıyordu. sakin olmaya çalışsa da siniri beton yığınlarına artıyordu adım attıkça. evet. elinde duran kâğıdın götürdüğü yerdeydi şimdi. gökdelenlerin arasında küçük bir gecekondumsu bir evdi bu. ne ilginç, bu yıkık dökük ahşap ev, beton yığınlarının arasında bit kadar görünüyordu. kapısına ilerledi, kapıyı çaldı. bekledi biraz delikanlı, baktı ki kimse açmıyor. kapıyı aralayıp giriyor içeri cesurca. heyecanlanmamalıydı lakin kimse onu artık bu yaştan sonra kurtaramazdı. yatağın üstünde kanlı, eski püskü bir not vardı. ayrıca anca bir simetri hastası yazmış olabilirdi bunu. o kadar düzgündü ki, inci gibiydi yazısı da: “seni seviyorum yiğidim, kamuran’ım…” bu onun adıydı. ama asıl soru “kimin yazdığı” idi.

beyni zonkluyordu, ilaç zamanı geliyordu ve gözleri kararıyordu adamın, elleri titriyordu. cebinden çıkarıp elinde dolandırdığı eski püskü hediye kutusu bir anda yere düşüverdi. göz bebekleri büyüdü bir tık daha. soğuk soğuk terler döküyordu. sancı öyle bir sancıydı ki adını unutmaya varmadan yenik düşecek gibi oldu. köpeği havlamaya başladı, korktu adamcağız. aklında hiçbir şey yoktu. neyin ne olduğuna dair hiçbir şey yoktu. kapı sesiyle uyanmıştı, hızlı davranmaya çalıştı. kendi evinde nasıl uyandı öyleyse, ışınlandı mı yoksa? uyandığı gibi banyoya varıyor, üstüne başına bakıp eski zamanlarına selam edip bir of çekiyor. robdöşambrının yakalarını düzeltiyor, iki tel kalmış saçlarını da sağı yatırıp bir güzel tarıyor bu delikanlı. terliklerini arıyor gözleri. bakıyor, bakıyor, bakıyor. fiskosun üzerinde bir paket görüyor, aldırış etmiyor.
Yorum Bırak