"Enter"a basıp içeriğe geçin

kimileri tesadüfe inanmaz

salaş bir lokantadayız. güneş batalı fazla olmamış, fesleğen kokuyor buram buram. içerisi hıncahınç insan seli. kâh şuh kahkahalar duyuyoruz, kâh kendi şarkısını hep beraber söyleyen dostların seslerini duyuyoruz. duvarlarda Atatürk’ün çizili olduğu tablolar var. aslanlar gibi kocatepe’den selamlıyor bizi paşa. hemen önümüzde beyaz tabaklar, üstünde ızgara balıklar var. beyaz örtülü masamızda envaiçeşit meze, aslan sütü ve yanında buz gibi suyuyla deniz manzarasını yan cephemize almış, yüzümüz birbirimize dönük vaziyette oturuyoruz. kısık sesli bir müzik eşlik ediyor sözlerimize. izmir’in kavakları çalıyor arka fonda. ortada zeybek oynayan serseriler var. öyle yiğitçe birbirlerine meydan okuyorlar adeta. yan tarafımda nişanlım var. masanın altından sağ elimi tutmuş, maviye çalan gözlerini bana yöneltmiş, gülümsüyor. masamızda bizden başkaları da var. hariçten gazel bir öksürme bölüyor bakışlarımızı. gözlerimi aniden kaçırıp ismet amcaya soruyorum: “eee ismet amca… siz nasıl tanıştınız yengeyle? eğer anlatmak isterseniz, sizi dinlemeyi çok isterim.”

ismet amca duraksıyor. bardağını yudumlayıp gülümsüyor bizlere. yüzündeki tüm kırışıklar bir anlığına yer değiştiriyor. o an yer çekimine meydan okur gibi arşa yükseliyor, üstten iki düğmesini çözdüğü gömleğinin sol yakası eğilmiş bir tek. masadaki herkes gibi ben de gülümsüyorum buna karşılık. “gençler, hepiniz beni kıskanıyorsunuz, farkındayım. yıllar yıllar önce mualla 20’sindeydi. bir çiçekçide çalışırdı. işi gücü düğünlere, ölümlere, doğumlara çiçekler hazır etmekti.  bir plan kurdum. cesaretimi de topladıktan sonra gittim yanına. lakin o gülümsemesini gördükten sonra ne plan kaldı ne de cesaret. kalbim fırlayacak gibiydi. metronom olsa çatlardı o süratle. herhalde taşikardi geçiriyorum dedim. bilhassa eski sevgililerinizin kalbinden daha soğuktu terlemelerim de. mualla anlam verememiş olacak ki çok olağan; ‘çiçek almaya mı geldiniz?’ diye sordu. bir anlık öfkeyle sesimi yükselttim. çiçek almayacaksam çiçekçide ne işim olduğunu sordum. çok kırıldı, gözlerini kaçırdı. elime gelen ilk çiçek saksısına birkaç lira para ödedim ve çıktım. bembeyaz orkidelerdi. tabii ben uzun bir zaman ne ismini ne cismini bilmiyordum.

evime döndüm. balkona çıkıp bir sigara içtim. balkondan içeri geri girerken, saksıya ayağım takıldı. saksının bir bölümü zemine döküldü. toprağını topladım, suyunu verdim, ışık alan bir yere koydum. bir hafta sonra tekrar gittim çiçek dükkanına. yaşanan şu tatsız olay… böyle bir durum bazı vakitlerde çam sakızı çoban armağanı bir hediye vermek icap eder. bir kadına ne hediye edilebilirdi ki? bunu evvelki vakitlerde de düşünmüştüm. hatta liseden arkadaşım fikri’ye utana sıkıla sorma cüretinde bulunmuştum. maalesef fikri’nin de çiçekten gayrı fikri yoktu. fakat günün sekiz saatini çiçekçi dükkanında geçiren bir kadını çiçekle memnun etmek pek zordur. buna kanaat getirdiğimden şıppadanak damlayıverdim çiçekçiye. evet, ellerim bomboştu. kuru kuruya bir özür diledim. mualla çiçeğe bakım yapmayı bilip bilmediğimi sordu. anlatmasını istedim. konuya girişemeden, yanaklarım alev aldı. kızardığımı hissedince bir orkide saksısı daha satın alıverdim. süratle evime kaçtım. soluksuz kaldım. yatağıma zıpladım, çiçeği diğerinin yanına koydum. ikisini de suladım. ben tabii bu aralıklarda işe de gidiyorum.  malum istanbul şartlarında bir işte çalışmadan yaşayabilmek biraz sıkar.

son gidişimde mualla bana bir saksı orkideyi uzatırken kıkır kıkır gülüyordu. para uzattım, kabul etmedi. teşekkür ettim. yüzümü eğdim yere. bir şeyler konuşmak istiyordum. incir çekirdeğini doldurmayacak bir diyalog olsa dahi konuşmak istiyordum. kıvraklıkla bir yalan uydurdum. orkidelere iyi baktığımı lakin renginin sararmaya başladığını söyledim. orkidelerden tekrar bahsettiğim için bana teşekkür etti ve dilersem onlara bakmaya gidebileceğimizi söyledi. kekeleyerek kabul ettim. bir taksi çevirdik. ‘moda’ya sür.’ dedim. daireme geldik. evin en güzel yerine buyur ettim mualla’yı. türk kahvesi pişirdim ikimiz için. yalnız heyecandan fincanın yarısını yerlere döktüm. mualla kendini tutamadı. şuh kahkahalarıyla inletti dairemi. mualla güldükçe fincanımda içilecek yudum kahve kalmadı. ellerim zangır zangır titremekteyken, hiç önemli olmadığını, yenisini yapabileceğini söyledi. ben de kahvenin ve cezvenin yerini gösterip çekiliverdim koltuğa. kahvelerle döndü. kısa sürede kahvelerimiz bitti. orkideleri sordu, gösterdim. bana o sararmaların sağlıklı olduğunu söyledi. onlar meğer polenmiş. ben şaşkınca bakınca daha da çok gülmeye başladı mualla. gözleri onu çizdiğim portreye takıldı. allah kahretsin, şövaleyi öyle başıboş bir şekilde unutuvermişim. saatine bakıp, geç olduğunu söyledi. aşağıya kadar indik, benden kalem kağıt istedi, uzattım. evinin telefonunu yazıp bana geri uzattı. bir taksi çevirip onu evine yolladım.

işte böyle başladı bizim hikayemiz. duyduğun üzere ne bir başlangıcı, ne de bir sonu var. hiçbir şey planlandığı gibi olmadı. kimileri tesadüfe inanmaz. benim adım ismet ve ben tesadüfe inanırım. ömrümde ne çiçek ismi bilirdim ne de bakımını. ne bir kadına hediye almışlığım vardı, ne de kahve yapmışlığım. lakin hepsini bedia hanım ile öğrendim. bedia hanım’ı mualla’yı taksiye bindirdikten sonra tesadüf eseri tanıdım. her şey bir anda gelişti. ileriki zamanlar buluşmaya başladık. bolca hoş vakit geçirdik. şimdiyse acı tatlı kırk yılı doldurduk. işte bedia’yla böyle tanıştım. bedia hanım’la namütenahi aşkımızın şerefine kaldırıyorum!”

masadakiler gülmekten kırıldı. bu anlatılana rağmen bedia hanım halinden oldukça memnun görünüyordu. belli ki üstüne olgunluk ceketini giyeli hayli vakit olmuştu.

fotoğraf: ara güler

 

3 Yorum

  1. Blog World 19.02.2018

    Merhaba, yazınız için teşekkürler. Blog yazarlarının buluşma ve sosyal paylaşım noktasına sizleri de bekleriz. Böylelikler içeriklerinizi bloggerlara tanıtabilir ve diğer bloggerlar ile kolaylıkla irtibat kurabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir